//

Mad Men (2007–2015)

Mad Men (2007-2015)

Matthew Weiner
TV Dizisi | Dram | 45′ x 92
Amerika
Jon Hamm | Elisabeth Moss | Vincent Kartheiser



Ödüller ve Festivaller
167 Ödül , 450 Adaylık

MV5-BYTNj-Njc5-OWQt-Yj-Mx-NC00-Mz-Ew-LWIx-M2-Ut-Nj-U3-Nzhk-Nj-Zm-NGI3-Xk-Ey-Xk-Fqc-Gc-V1-FMjpg-UX100

Mad Men (2007-2015) Yazı Dizisi: Bölüm 1:

1960–1970 Arası Amerika

Mad Men, 1960’ların başından 1970’lerin başına kadar Amerikan reklamcılık sektörünü ve New York merkezli bir reklam ajansındaki çalışanları odağına alan bir dizidir.

Hem şirket içi ve şirketler arası ilişkileri hem de dönemin kadın–erkek dinamiklerini, Amerika’daki sosyal ve politik gelişmelerle birlikte anlatıyor. Dizi toplam yedi sezon ve 92 bölümden oluşuyor; bu geniş hacim izleyicinin karakterlerin dünyasına giderek daha fazla dahil olmasını sağlıyor. Yine de 7. sezonun, önceki sezonlarla karşılaştırıldığında belirgin kopukluklar ve mantık hataları taşıdığı, hatta sonradan eklenmiş veya farklı bir ekip tarafından yazılmış hissi verdiği söylenebilir.

Dizinin en çarpıcı cümlelerinden biri, yaratıcı direktör Don Draper’ın bir sahnede duygularını yazıya dökerken kurduğu şu cümle: “İnsanlar size kim olduklarını söylerler ama biz inanmayız. Çünkü onların olmasını istediğimiz kişi olmalarını isteriz.” Bu ifade adeta izleyiciye yönelik bir yorum niteliği taşıyor.

Bu yazı, dizinin işlediği dönem, temalar ve karakterler üzerinden genel bir çerçeve sunmayı amaçlıyor.

Dizi, Hollywood’un uzun yıllar boyunca dünyaya parlatılmış bir imgeyle sunduğu, modern ve kozmopolit New York’ta geçiyor. Ancak bu sunumun arka planında nasıl bir gerçeklik olduğu tartışmaya açık. 1960’lar, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden yaklaşık 15 yıl sonrasına denk geliyor. Savaşın büyük yıkımı Amerika topraklarına ulaşmadığı için ülke, savaş sonrası dünyanın ekonomik anlamda en avantajlı aktörü haline geliyor. Böylece hızla büyüyen bir zenginlik oluşuyor ve bu zenginlik tüketim toplumunun temelini atıyor. Tüketim toplumunun kaçınılmaz gereği ise insanlara ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın aldırmaya çalışmak; bunun yolu da reklamcılık.

Dizide Kennedy’nin seçilme süreci, suikastı ve bunun toplumsal etkileri; McCarthy döneminin geç kalmış yansımaları; Martin Luther King’in toplumsal rolü ve öldürülmesinin ardından ortaya çıkan gerilimler; Vietnam Savaşı’nın toplum üzerindeki etkileri gibi olaylar kısa ve yüzeysel de olsa hikâyede yer buluyor. Aynı şekilde Amerika’da kurumsal şirketlere ilk kez siyah çalışanların alınma süreci de ele alınıyor.

Dizide anlatılan dönem aslında çok da uzak değil; pek çoğumuzun anne-babalarının, hatta kendi çocukluk yıllarımızın sınırlarında. Buna rağmen diziyi izlerken anlıyoruz ki, Amerika’nın en modern ve eğitimli şehirlerinden biri olan New York’ta bile ciddi bir ırkçılık ve ayrımcılık mevcuttu. Dolayısıyla “Güney eyaletleri ırkçıydı, Kuzey ilericiydi” gibi basitleştirilmiş anlatıların gerçeği tam anlamıyla yansıtmadığı görülüyor. Kuzey sadece ırkçılığı daha rafine biçimde uygulamış. Aynı şekilde kadınlara yönelik ayrımcılık da sistematik ve çok katmanlı bir biçimde varlığını sürdürüyor.

Ajansın kurucu ortaklarından Bertram Cooper’ın Ayn Rand hayranlığı, dönemin Amerikan iş kültürünü oluşturan bireyci ve insan-merkezli olmayan anlayışın simgesel bir göstergesi. İlginçtir ki, bu ideolojiye sahip aynı Amerika, sonraki yıllarda dünyaya demokrasi, özgürlük ve insan hakları konusunda yön veren ülke haline geliyor.

Dizideki küçük ama çarpıcı ayrıntılar kültürel farkları görünür kılıyor. Örneğin üst sınıftan bir aile, piknikten ayrılırken tüm çöplerini çimlerin üzerine bırakarak lüks arabalarına binip uzaklaşıyor. Bu sahne, Avrupa ve Amerika arasındaki kamusal alan kültürü farkını berrak şekilde ortaya koyuyor.

Yine ofiste çalışanların sandviç ve atıştırmalıkları para ödeyerek satın almak zorunda olması, Amerikan çalışma kültürünün Avrupa’dakinden ne kadar farklı olduğunu gösteren bir başka detay.

New York’un Avrupalılar gözünde nasıl göründüğüyse, İngiltere’den gelen yönetici Lane’in eşinin şikayetlerinden anlaşılıyor. Ona göre New York, adeta “sürgün” gibi bir şehir; medeniyet olarak gördüğü Londra’dan uzak, gürültülü ve yozlaşmış.

Serideki bir başka sahnede ise Roger Sterling’in lüks bir restoranda içilecek şarabın adını bile bilmemesi, Amerikan elitinin kültürel kodlarını özetleyen ince bir ayrıntı.

Dönemin ırkçılık seviyesini ortaya koyan çarpıcı bir replikte, çalışanlar Muhammed Ali’nin maçına gitmeyi konuşurken Don’un sekreteri “İki zencinin kavgasını izlemek için pencereden aşağı bir dolar atmak yeterli” diyerek dönemin sıradanlaşmış ırkçı söylemini gözler önüne seriyor.

1960’larda tüm dünyada yükselen sol hareketler ise dizide biraz karikatürize edilmiş. Megan’ın profesör babası veya Peggy’nin sol görüşlü erkek arkadaşı gibi karakterler, gerçeklikten kopuk ve aşırı idealist kişiler olarak çiziliyor.

Amerikan medya–devlet ilişkilerini anlatan bir diğer sahnede Don, Vietnam protestoları için “Zaten prime time’da göstermeyecekler” diyerek medyanın siyasal kontrol altında olduğuna işaret ediyor—and bunun 1970’lerden bugüne pek de değişmediğini düşündürüyor.

Diziyi bugün izlerken en dikkat çeken unsurlardan biri de sigara ve alkol tüketiminin inanılmaz boyutlarda olması. Herkes, her yerde, her an sigara içiyor. Üst düzey şıklıkla giyinmiş karakterlerin bile üzerlerinde yoğun bir tütün kokusunun kaçınılmaz olduğunu hissediyorsunuz. Alkol kullanımı da aynı derecede yaygın; hatta iş performansını düşürecek kadar kontrolsüz. Hamile kadınların bile sigara ve alkol kullanmaya devam etmesi ise dönemin sağlık bilgisizliğinin açık göstergelerinden biri.

Don ve Roger’ın Los Angeles uçuşunda, bardağı boşalan pilota bile viski gönderilmesi ise o yılların uçuş kültürü hakkında her şeyi özetliyor.

1970’lerin başında ajansın McCann Erickson ile birleşmesi sonrası, yeni ofiste kadın çalışanlara karşı sergilenen cinsiyetçi ve rahatsız edici davranışlar izleyiciyi bile huzursuz ediyor. Bu kadar büyük bir şirketin bu tasvire karşı neden hukuki bir adım atmadığı ise ayrı bir tartışma konusu.

Devamı gelecek…

Ruşen Ertan

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.