Stranger Things (2016-2025) Bölüm 2
Stranger Things Sezon 3 (2019) ve Sezon 4 (2022) İncelemesi
Dizinin 1. ve 2. sezonu incelemelerini, 12 Aralık 2025 tarihli yazıda sizinle paylamıştık. Bu yazıda ise, dizinin 3. ve 4. sezonlarını, yine bir arada inceleyeceğiz.
Bu yazıyı okumaya başlamadan önce ilk iki sezonun inceleme yazısına buradan gidebilirsiniz.
Stranger Things Sezon 3 : Çilekli Dondurma Kıvamında Bir “Garip Şeyler”
Bu sezon, baş karakterlerimizin artık ergenlik çağında olduğu ve ilk aşklarını ve öpücüklerini yaşadıkları sezondu. Artık o ilk iki sezondaki çocuk kahramanlarımız, gençliğe ilk adımı atmışlardı.
Üçüncü sezon, dizinin ilk defa yaz ayında (temmuz) yayınlanan sezonuydu. Dolayısıyla bu sezonda, izlediğimiz mevsime uyum sağlayacak biçimde, havuza giren ve bol bol mayo bikini kombinleri de gördük.
Diziye yeni katılan en önemli karakter, eski eşler Uma Thurman ve Ethan Hawke’ın, Nepo Baby olmakla yoğun eleştiri alan kızları Maya Hawke’tı. Robin karakterine hayat veren Hawke, aşırı geveze bir karakter olması sebebiyle, izleyiciyi ikiye böldü. Şahsi fikrim, oyuncunun diziyi ziyadesiyle “renklendirdiği” yönünde. Yani Robin’in varlığı, bence diziye anlamlı bir katma değer sundu. Bu sebeple geveze tarzı, açıkçası bana sempatik geliyor ve beni yormuyor.
Sezonun bir diğer önemli karakteri, 2. sezonda diziye kız kardeşiyle birlikte dahil olan, Max’in abisi Billy’di. Billy bu sezon 80’lerin yakışıklı ve olgun kadın avcısı “Bad Boy” kontenjanını doldurmuştu. Billy’nin önemi elbette sadece kadınlarla olan ilişkileriyle değil, aynı Will Byers gibi The Mind Flyer tarafından bedeninin ele geçirilmesi ve tehlikeli bir kuklaya dönüşmesiydi. Ancak buradan çıkan gerilim korku ögeleri, beklendiği gibi güçlü bir etki yaratamıyor sadece oyuncuya üzülmemizi sağlıyordu.
Diğer bir taraftan Starcourt’un altında Sovyetler Birliği’nin açtığı geçit, hikayeyi iyiden iyiye ABD-SSCB soğuk savaşının bir paydası yaptı. Bunu aslında ilk sezondan beri biliyorduk. Bununla beraber üçüncü sezonda bunun dozajı artırıldı ve babacan polisimiz Hopper, öldü zannedilerek Rusların eline esir olarak düştü. Tabii tüm bu olaylar, dizinin farklı hikaye arklarının artmasına yol açtı. Bu kimileri için zenginleşme olarak görülse de şahsi fikrim bunun çok da elzem olmadığıydı. Yani benim diziden beklentim, 80’lerde tam gaz giden siyasi/politik bir soğuk savaştan haberdar olmak değildi.
Yapımcı Duffer Kardeşler’in bu sezondaki performanslarının en düştüğü nokta ise, oyuncularından aldıkları performanstı. Tabii bunu iki aşamalı olarak değerlendirmek gerekecektir. Şöyle ki, tamamen tembel bir anlayışla yazılmış senaryo, doğal olarak oyuncuların da oynadıkları karakterlerin tutarsızlaşmasına yol açtı. Bu olumsuz tablo, bazı seyircilerin çocuk karakterlerin ergenliğe girmesi gibi, dizinin de ergenlikte olduğunu düşünmesini sağladı. Elbette bu, hiç de planlanan ve istenen bir şey değildi.
Üçüncü sezon toplamda 8 bölümdü ve ilk üç bölümü fillerla (dolgu bölüm) dolu ve rölantide giden, bir Netflix serisi tadında, Çilekli-Oreolu yaz dondurması kıvamındaydı. Sezonun ortasına geldiğimizde 80’ler korku sineması klasiklerine hatırlatan meşhur “Sauna”lı bölüm, sezonu kurtarma yolunda atılmış güzel bir adımdı. Finale gelmeden önce seyrettiğimiz 3 bölüm ise, final savaşına seyirciye hazırlayan ama heyecan yaratmada pek de başarı kaydedemeyen bölümlerdi. Özellikle sürekli Sovyet tehdidinin pompalanması ve bunun aradığımız esas korku hikayesinin önüne geçmesi, sezonun parlak olamamasının nedenlerinden biriydi. Bununla beraber tüm bölümlerin 4 Temmuz 2019’da yayınlanması, hiç şüphesiz Netflix tarafından ABD’nin doğum gününe kasıtlı olarak denk getirilmiş, bir nevi ülkeyi yüceltme adına yapılmış bir sezon olduğu itiraf edilmişti.
Aklımda sürekli olarak, “Doğum günü 4 Temmuz, Yaşasın Yüce Amerika!” sezonu olarak yer edecek olan
3. sezon, 2. sezonda yaşanılan daraltılmış hikaye anlatımı ve senaryo tıkanıklığını artırarak devam etti. Final bölüm elbette tatmin ediciydi ancak oraya gelene kadar, çok da benimseyemediğim ve “İşte bu!” diyemeyeceğim bölümlerle doluydu. Ayrıca ikinci sezonun kötü bir kopyası olması da cabasıydı. Bu sebeple 3. sezon, kanımca en zayıf S.T. sezonuydu. Sezona puanım ise, “6” olacaktır.
Stranger Things Sezon 4: Korku Sineması Külliyatına, 7 Nitelikli Katkı
2020’de başlayan pandeminin etkisi, dizinin 4. sezonunun üç yıl aradan sonra başlayabilmesine neden oldu. Duffer Kardeşler aslında 4. ve 5. sezonları, tek hikaye olacak şekilde baçtan yazmışlar. Ancak daha sonra ticari kaygılar devreye giriyor ve dördüncü sezonda virgülü koyup, bir 3,5 yıl ara vererek final sezonunu yayınlamaya karar veriyorlar. Elbette dizinin bütçesinin çok büyümesi ve Netflix’in lokomotif iç yapımı olmasının etkisi burada büyük.
Bu sezonda etkileşimi devasa hale getirmek için, daha önce yapılmayan bir şekilde sezon, toplamda yedi bölüm olacak şekilde 5+2 bölüm olarak kurgulandı.
Bölümlerin süreleri arttı ve her biri korku filmi tadında oldu. Sezonun incelemesi baçlarında hemen belirteyim, bu sezon net biçimde benim favorim. Çünkü her bölümün kurgusu nitelikli isçiliğe sahip ve arşivinize ait o 80 dakikalık korku filmleri gibi tasarlanmış. Benim gibi uslanmaz bir korku külliyatı fanıysanız, sizi eminim en çok bu sezonun bölümleri tatmin edecektir.
Bir önceki sezonda ergenliklerini tamamlayıp, gençlik çağının coşkusunu yaşayan kahramanlarımız, Teen Slasher türünden kuvvetli esinler gördüğümüz sezonda, gerçek anlamda 18+ sahnelerde oynadılar.
Bölümler yoğunlukla 1984 tarihli Wes Craven mucizesi, “Elm Sokağı’nda Kabus” u bize ziyadesiyle yaşattı.
Hatta yaşatmakla kalmadı, korku sinemasının ikonik figürü Freddy Krueger’a hayat veren oyuncu Robert Englund’u, bu sezon misafir oyuncu olarak gördük. Kendisini görmek ne de hoştu. Özlemişiz <3
Sezonun yenisi Eddie karakteri, diziye devasa bir damga vurdu. Eddie o kadar sevildi ki, sezonun sonunda kaybettiğimiz karakterin, 5. sezonun sonunda dair inanç hala fanlarda mevcut. İngiliz aktör Joseph Quinn tarafından canlandırılan Eddie’nin, ölmeden önce verdiği kısa heavy metal konseri ve çaldığı Metallica çarkısı “Master of Puppets”, yıllar sonra tekrar trendlere girdi ve z kuşağı için de ikonik bir hale geldi.
İçte 80’ler nostaljisiyle alakalı diziden beklediğim, aslında tam olarak böyle bir şeydi. Çünkü şarkı, sözleriyle de kötülüğün kaynağı Vecna’ya gönderme taşıyordu. Master of Puppets = Efendinin Kuklaları!
Genç oyuncu Sadie Sink, Max ile sezondaki en önemli birkaç karakterden biriydi. Hatta muhtemelen benim gibi birçokları için en önde geleniydi. Oyuncu diziyle eş zamanlı olarak, 2 Oscar ödüllü “The Whale” (Balina) filminde de yardımcı kadın oyuncu olarak yer almıştı.
Sink, Stranger Things’e çocuk oyuncu olarak giren ve kariyeri şimdilik en başarılı devam eden iki oyuncudan biri. Diğeri ise Mike karakterine hayat veren Finn Wolfhard.
Hazır Max demişken, karakterin bir önceki sezon sonunda ölen abisi Billy’e yazdığı mektubu okumak için, mezar başında sonlanan bölümden bahsedelim. Sezonun 4. bölümü olan “Dear Billy”, bana göre dizinin şimdilik en iyi bölümü unvanına sahip. Bölümü şimdiden bir klasik haline getiren en güzel yanlarından biri, hiç şüphesiz 80’lerin en kaliteli pop baladlarından olan Kate Bush şarkısı, “Running up that Hill” idi. Max karakterinin, aradığı çıkış yolunu bulup, hayatta kalmasını sağlayan şarkının olduğu sahneler, benim gibi milyonları ziyadesiyle mest etti.
4. sezonun kurgusunun enfes yapıldığından bahsetmiştim. Bunu söylerken, Sovyetler’de geçen hikaye aksının da sezona mükemmel yedirildiğinden bahsetmem gerekir. Hopper’ın Sovyetler’deki esaret anları ve o anti-Amerikan ölümcül ortamdan, görevimiz tehlikevari kurtuluşu çok iyi sahneler izlememize neden oldu. Diziye ikinci sezonda dahil olan ve ilerledikçe ağırlığı ile komedisi artan karakter Murray Bauman’ın, Joyce Byers’la el ele sergilediği “Russian” kurtarma performansı lezizdi. Dolayısıyla dizideki ABD-SSCB gerilimi, bu sezonda beni hiç rahatsız etmeden, gayet şık bir biçimde verildiğini söylemem lazım. Buraya ek olarak, Game of Thrones’un çok sevdiğim karakterlerinden Jaqen H’ghar’a hayat veren Alman oyuncu Tom Wlaschiha, yozlaşmış yoldaş rolünde adeta şov yaptı. Dördüncü sezonun, bir nevi pasta üstündeki çileği oldu.
En sevdiğim sezon hakkında öne çıkan bir diğer özellik, dizinin antagonistine yapılan güzel tanıtımdı. İnsan formundan çıkarak kötücülleşen ve karanlık tarafın harika simgelerinden birine dönüşen Vecna karakteri yorumunda İngiliz aktör Jamie Campbell Bower, androjen yüzünün getirdiği avantajı da fazlasıyla kullanıp, mükemmel bir villain (kötü karakter) performansı sundu. İzleyiciye sesiyle de gerilimi doruklarda yaşatan aktör, Vecna’nın insan geçmişi ve konuşan kötü karakterin avantajıyla sezona muazzam katma değer sundu. Vecna’nın dönüşümü bizlere hemen, bilim kurgu/fantastik sinema klasiği Star Wars’daki Anakin Skywalker’ın, Darth Vader’a dönüşümünü hatırlattı. Bu da harikulade bir referans ve görsel efektlerle bizlerin beğenisine sunuldu.
Son olarak Stephen King’in 198C tarihli korku klasiği romanı “IT” ten biraz bahsedelim. Sezonda Vecna’nın konakladığı ev, kötülüğünü korkuyla yayması, travmatik geçmişe sahip çocukların kabuslarına dahil olma gibi, King romanının korkunç palyaçosu “Pennywise”’ın hikayesini andıran bir çok özellik de sezon bölümlerinde bulunuyordu.
İşte benim favori sezonumun 4. sezon olmasının açıklaması kısaca bu şekildeydi. Bu sezonun puanında kesintiye gitmeyi gerektirecek herhangi bir faktör göremediğim için, sezonun benim için puanı “10” dur. Geriye dönüp herhangi bir ST sezonunu, daha önce hiç izlememiş bir arkadaşımla baştan izlemeye karar verdiğimde, seçimim her zaman 4. sezon olmuştur. Çünkü dizinin sadece 4. sezonu, beni tam anlamıyla tatmin etmeyi başarmıştır.
Stranger Things serisinin bir sonraki ve son yazısı, final sezonu olan 5. sezonun tamamlanmasının ardından sizlerle olacak. Onun için şimdi, yılbaşında yayınlanacak “Büyük Final”’i bekliyoruz. Part 3’te tekrar görüşmek dileğiyle, tüm okurlara esenlikler dilerim.
Yazar: Volkan Çağlayan


