///

Heldin (2025)

Heldin - Late Shift (2025)

Petra Biondina Volpe

Dram | 92′

İsviçre | Almanya

Leonie Benesch | Sonja Riesen | Alireza Bayram


Ödüller ve Festivaller
6 Ödül , 10 Adaylık

Late Shift (2025)

Heldin, İsviçreli senaryo yazarı ve yönetmen Petra Volpe’nin yönettiği üçüncü film. Filmin adı (Almanca olan orijinalinde) “kadın kahraman” anlamına geliyor. Bu isim, izleyicide pelerinini takıp hastalara şifa dağıtacak bir kadın kahraman izleyeceği beklentisini kolayca yaratabilir. Ancak Volpe, daha ilk planında izleyicisini bir hastaneye değil, bir üretim hattına sokuyor. Bu elbette bilinçli bir tercih.

Alt açıyla kadraja giren temiz hemşire önlükleri, bir konveyör banttan geçer gibi önümüzden akıyor. İnsan henüz yoktur; yüz yoktur, beden yoktur, ses yoktur. Önce üniforma vardır. Bu tercih, filmin bütün ideolojik yönelimini daha baştan ilan eder: modern sağlık sistemi aslında bireyi değil, rolü üretir. Önlükler burada bir giysi değil, bir işlevin maddi karşılığıdır. Sistem, hemşireyi bir özne olarak değil, standartlaştırılmış bir birim olarak görür. Yönetmenin alt açı tercihi, bu düzenin bireyin üstünde kurduğu tahakkümü görsel olarak da pekiştirir – sistem yukarıdadır, insan ise aşağıda.

Bu açılış, aynı zamanda Avrupa sağlık sistemine dair sessiz bir teşhistir. Temiz önlük çoktur ama onları giyecek sayıda personel yoktur. Temizliğin ve düzenin estetiği, yapısal çöküşü örten ideolojik bir yüzeye dönüşür. Heldin işte tam da bu nedenle hikâyesine bir karakterle değil, bir mekanizmayla başlar; çünkü film boyunca izleyeceğimiz, bir insanın hikâyesi değil, bir sistemin insana ne yaptığıdır.

Açılışta izlediğimiz üretim hattının içine birazdan bir beden girer. Filmin başrolünü üstlenen Leonie Benesch’in bedenidir bu. Burada durup Benesch’e kısaca değinmek yerinde olacaktır. Almanya’da, aralarında Babylon Berlin’in de bulunduğu birçok televizyon yapımında rol alan genç oyuncunun yeteneğini, Haneke’nin The White Ribbon (2009)’ındaki Eva performansıyla henüz fark etmemiş olabilirsiniz; ancak İlker Çatak’ın yönettiği The Teachers’ Lounge (2023) ile filmin başarısının büyük ölçüde kendi oyunculuğuna yaslandığını güçlü biçimde ortaya koymuştu. Heldin’de ise başroldeki ağırlığını bir üst seviyeye taşıyan Benesch, canlandırdığı Floria karakteri ile sergilediği performansla büyük bir alkışı hak eder. Ancak Carla Nowak’tan farkli olarak, Floria’da izlediğimiz beden, klasik anlamda bir “karakter bedeni” değildir. Duygularını açığa vurmaz, iç dünyasını bizimle paylaşmaz, bildiğimiz anlamda bir özne olarak kurulmaz. Sistemin ritmine eklemlenmiş, makinenin dişlilerinden biri hâline gelmiştir.

Floria’nın koşuşturması bir telaştan çok bir zorunluluğun sonucudur; makinenin ritmine ayak uydurmak zorundadır. Yönetmenin kamerası bu bedeni asla idealize etmez, dramatik bir merceğe yerleştirmez, yüceltmez. Onu yalnızca çalışırken, eğilirken, yürürken, yetişmeye çalışırken izleriz. Böylece bedenin, insani bir merkez olmaktan çıkıp sistemin sürekliliğini sağlayan bir aparata dönüştüğünü gözlemleriz.

Film, bireysel vicdan anlatılarından bilinçli olarak uzak durur. Floria’nın iyi ya da kötü oluşu, işini doğru ya da yanlış yapması filmin asıl meselesi değildir. Önemli olan, bedenin bu düzen içinde neye indirgendirildiğidir. Tam da bu noktada Max Weber’in rasyonel bürokrasi kavramı devreye girer. Weber’e göre rasyonel bürokrasi içinde beden çalışır, hareket eder, işlev görür; ancak durup düşünmesi beklenmez. Floria’da gözlemlediğimiz yorgunluk bir duygulanım değil, sistemin bedene yüklediği katı baskının sonucudur.

Heldin bir hastanede geçmesine, ağır hastalar ve kritik vakalar barındırmasına rağmen şefkat fikrini bilinçli olarak askıya alır. Bu yüzden film, izleyiciyi karakterle özdeşleşmeye değil, bedeni gözlemlemeye davet eder. Çünkü burada anlatılan bir insanın iç dünyası değil, bir düzenin beden üzerinde kurduğu tahakkümdür.

Floria’nın bedeni mekanizmanın içine girdikten sonra, Heldin’de zaman ilerlemez; kendini tekrar etmeye başlar. Floria kan alır, serum takar, elini yıkar, form doldurur. Kan alır, serum takar, elini yıkar, form doldurur. Aynı eylemleri, benzer açılarla, yakın planlarla ve neredeyse törensel bir dikkatle defalarca izleriz. Bu tekrarların amacı anlatıyı yavaşlatmak değil, zamanın niteliğini dönüştürmektir. İzlediğimiz şey bir olaylar zinciri değil, işleyen bir ritimdir: düzenli, ölçülebilir, standart bir akış.

Yönetmen Petra Volpe, filme yer yer insani dokunuşlar serpiştirir; yalnız bir hastayla sohbet eden, bir çocuğa lolipop veren Floria’yı görürüz. Ancak bu samimi anların bile düzenin dışına çıkamadığını, sistemin bir parçası olarak kaldığını fark ederiz. Yorgunluk ve stres giderek artarken, yılmadan devam eden bir sağlık çalışanının portresi çizilir.

Floria’nın yaptığı her şey doğrudur; adımlar eksiksiz atılır, prosedürler yerine getirilir. Ancak bu mekanik doğruluk insani bir yakınlık üretmez. Çünkü her tekrar anlamı aşındırır. Aynı hareket ne kadar çok yinelenirse, o kadar kişisel olmaktan çıkar. Heldin, tam da bu aşınmayı anlatır. Burada mesele bir hemşirenin duyarsızlaşması değil, sistemin duyguyu fazlalık olarak görüp dışarıda bırakmasıdır.

Zamanın bu acımasız döngüselliği, Floria’nın tükenişini de açıklar. Yorgunluk tek bir yoğun anın değil, tekrarın birikiminin sonucudur. Film dramatik bir kırılma yaratmak yerine izleyiciyi bu birikimin içine çeker. Böylece tükenmişlik bir sonuç değil, sürecin kendisi hâline gelir.

Floria’nın filmde yaptığı hata da bu döngünün içinden çıkar. Heldin, bu anı dramatik bir zirveye dönüştürmez; suçlamaz, büyütmez. Hata, bireysel bir dikkatsizliğin değil, tekrarın, zaman baskısının ve bedene yüklenen sürekli sorumluluğun kaçınılmaz sonucudur. Bu noktada film, kahramanlık anlatısını da çözer: mesele Floria’nın neyi yanlış yaptığı değil, sistemin insanda neyi imkânsız kıldığıdır. Hata, ahlaki bir sorun olmaktan çok, yapısal bir kırılma olarak karşımıza çıkar.

Bu tekrar estetiği filmin politik yönünü de sessizce kurar. Tekrar eden yalnızca bireysel eylemler değil, sistemin kendisidir. Aynı vardiyalar, aynı eksiklikler, aynı yetişememe hâli… Heldin bu döngüyü kırmaya çalışmaz; aksine görünür kılar. İzleyici bir noktadan sonra şunu fark eder: sorun tek bir gecede yaşananlar değildir. Sorun, her gecenin birbirine benzemesidir.

Filmin başında ve sonunda tekrarlanan bir sahne olarak Floria’nın kişisel dolabını açtığında birçok teşekkür notu görürüz. Bu notlar bir yandan yapılan işin insani karşılığını temsil eder gibi görünse de, aslında anlamın nasıl biriktiğini değil, nasıl donduğunu gösterir. Her biri ayrı bir hikâyeye ait olması gereken bu teşekkürler, yan yana geldiklerinde tekilleşir; tıpkı Floria’nın vardiyaları gibi birbirine eklenir ama derinleşmez. Film, bu notları duygusal bir ödül olarak değil, Weberyen rasyonel düzenin bir yan ürünü olarak konumlandırır; insani temas burada da sistemin dışına taşamaz; şükran bile prosedürleşir, kişisel olmaktan çıkar ve bedene gerçek bir karşılık sunamaz.

Son sahnede eve dönüş yolunda Floria’nın, yoğun vardiyası sırasında bir türlü yanına gidemediği ve ardından öldüğünü öğrendiğimiz Bilgin’e otobüste omzunu dayaması, klasik anlamda bir yas ya da pişmanlık jesti değildir. Bu, bireysel bir vicdan patlamasından çok, bedenin artık taşıyamadığı yükü kısa bir an için başka bir bedene yaslama ihtiyacıdır. Bilgin’in artık hayatta olmaması bu jesti daha da çarpıcı kılar: Dayanışma artık karşılıklılık üretmez, tek taraflı ve geç kalmış bir temas olarak kalır.

Film, Avrupa’nın parlak refah vaadinin tükenmişliğinin fotoğrafını çeker. Floria’nın bitmek bilmeyen vardiyası, Avrupa – ve film bağlamında Almanya merkezli sağlık sisteminin – yapısal krizinin bireysel bir tezahürüne dönüşür. Personel eksiktir, hastalara yetişilemez, nöbetler uzar. Filmin en güçlü yanlarından biri, tüm bu problemlere duygusuzca yaklaşmasıdır. Çöküş dramatik bir kriz olarak değil, olağan bir durum gibi sunulur. Çünkü burada çöküş ani değil; yavaş, düzenli ve neredeyse görünmez biçimde gerçekleşir.

Avrupa uzun yıllar sağlık sistemiyle övündü; sosyal devlet her bir vatandaşını eşitlik ve güvenceyle kucakladı. Ancak Heldin, bu ideali taşıyan yapının artık kendi ağırlığı altında ezildiğini gösterir. Sistem hâlâ çalışıyordur; evet, ama insanı merkeze alan etik anlayış yerini yönetilebilirliğe ve mekanik bir verimlilik mantığına bırakmıştır. Bakım sürer, ancak insani bağ zayıflar.

Heldin, sağlık çalışanlarını kahramanlaştırarak bu krizi romantize etmez. Aksine, kahramanlık anlatısını reddederek şunu ima eder: eğer bir sistem ancak sürekli fedakârlıkla ayakta kalabiliyorsa, o sistem çoktan çökmüştür. Fedakârlık burada bir erdem değil, yapısal bir zorunluluktur.

Bu bağlamda film, Avrupa’nın kendi kendine anlattığı hikâyeyi sessizce bozar. Beyaz koridorlar, tertemiz önlükler, düzenli protokoller… Tüm bu estetik, çöküşü gizleyen ideolojik bir yüzeye dönüşür. Heldin’in politik gücü tam da buradadır: sistemi eleştirmek için onu yıkmaz, olduğu gibi gösterir. Ve bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü izleyici şunu fark eder: bu düzen bozuk değildir; işlediği hâliyle sorunludur.

Floria’nın yalnızlığı bu nedenle kişisel değil, tarihsel bir yalnızlıktır. O, bir gecede tükenen bir hemşire değil; refah devletinin son evresinde, hâlâ “iyilik” üretmesi beklenen ama artık bunun koşulları elinden alınmış bir kadın kahramandır – ya da daha doğrusu, kahraman olmaya zorlanan bir beden.

Yazar: Berrin Okçu