The Christophers (2025)
Sanatla Aşk Nefret İlişkisi
The Christophers (2025) Soderbergh’in sinemayla bir dargın bir barışık ilişkisini, ana akımın hem içinde hem dışında duran, ne arthouse ne de bütünüyle Hollywood tam da bir kalıba sokulamayan tarzını yansıtan bir film.
Film adını, artık ömrünün son dönemini yaşayan, bir zamanların ünlü ve yetenekli sanatçısı Julian Sklar’ın (Ian McKellen) gizemli – hatta lanetli – portre serisinden alıyor. Dickens’ın huysuz Ebenezer Scrooge’unu andıran bu adamın kendisiyle yüzleşmesini sağlayacak “geçmişin hayaleti” ise hayırsız çocuklarının para karşılığı kiraladığı genç sanatçı Lori Butler (Michaela Coel). The Christophers tablolarının satışından elde edilecek paranın peşinde kurulan bu düzenek, zamanla Sklar ile Butler arasında özel bir ilişkinin gelişmesine yol açıyor. Butler, Sklar’ı hem geçmişiyle hem bugünüyle yüzleştirirken, eserlerinin peşinde olan tekno yatırımcının Las Vegas dışındaki bir çölde vergi indirimi uğruna açacağı sergiye dair gelecekle onu Dickensvari bir dönüşüme sürüklüyor.
Keskin bir zekânın ürünü diyaloglarda mizahın hafifletici ve eğlenceli etkisi de yerli yerinde kullanılmış :
“Sanat ölümsüzlük için yapılır derler. Ama bak, sanatım ben daha ne olduğunu fark edemediğim bir ara ölüp gitti, bense hâlâ yaşıyorum. Sanat yerine ben ölümsüz oldum galiba.”
“Sanatçı olmanda bana hayranlığının etkisi olduğunu söyleme. Sanatçı oldun çünkü çocukluğundaki boşluğu doldurmaya çalışıyordun. Bense sen sanatla özgürlüğüne koşarken ayağına takılıp seni düşüren bir taştım sadece.”
Modern dünyada sanatın yeri, ekonomik sistemin sanatı metalaştırması gibi sorular sanatın bilinen tarihi boyunca sorulagelse de yanıtı olmadığından güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek. Film bu soruları sorarken aynı zamanda internet üzerinden neredeyse “OnlyFans for Artists” denebilecek bir iş modeli kurmak gibi radikal fikirleri olan Sklar karakteriyle zamanın ruhunu da yakalamaya çalışıyor. Hoş yapay zekâ ve dijital sanat gibi alanlardan özellikle uzak durduğu yerde, bugünün sanat dünyasını kavrayışı en az on yıl geride. Banksy referansının bile – bugünlerde Banksy’nin kimliği afişe olduğu için – eski popülerliği yok.
Sinematografik açıdan ilgi çekici açılışıyla film, özellikle Butler’ın Sklar’ın evine girdiği sahnedeki takip çekimi ve eğik kadraj kullanımıyla izleyiciyi Sklar’ın dünyasına başarıyla çekiyor. Butler’ın sarı yağmurluğu ve keskin hatlı sırt çantasıyla neredeyse idealist bir sanatçı figürü olarak giriş yaptığı garip açılı, dağınık ve pis mekan adeta Sklar’ın hatalarla dolu geçmişinin kaosunu yansıtıyor. Ne var ki film devamında tutarlı bir görsel dili sürdüremiyor ve bir noktadan sonra sahnelerin iç mekana kapanmasıyla yer yer bir sahne draması izliyormuş hissi veriyor. Bu anlamda filmin görsel dili de tıpkı tartıştığı sanat gibi başta özgünken ilerledikçe daha tanıdık ve güvenli bir forma çekilmiş. Fazla belirgin müzik kullanımının yarattığı İngiliz polisiye dizi etkisi üstüne tipik Londra evleri, Ian McKellen’ın şekspiryen tonlamasıyla derken aklımdan bu filme Wes Anderson’un The French Dispatch fantazyasının eve kapanmış İngiliz kara mizah versiyonu demek geçiyor.
Özetle The Christophers etkileyici bir başarıya dönüşmese de, sanat üzerine kurduğu zeki ve yer yer eğlenceli diyalogları, Ian McKellen’ın son derece başarılı performansı ve özellikle görsel sanatlara ilgi duyan seyirciye sunduğu malzemeyle kayda değer bir seyirlik olmayı başarıyor. Ayrıca Sklar’ın bir zamanlar parlayan ama sonra sönen, insanın geride nasıl hatırlanacağını sorduran yetenek yıldızı ile, 1989’daki ilk uzun metrajıyla Cannes’da çıkış yaptıktan sonra kariyeri boyunca kendi konumunu defalarca yeniden sorgulayan – bir emekli olup bir geri dönen – Soderbergh arasında bir paralellik kurmak iddialı bir fikir değil. Sonuçta hemen her sanatçının kendi değerini ve kalıcılığını tartmak zorunda kaldığı dönemleri oluyor. Sanatı sanat yapan şeylerden biri de o elle tutulamaz ve sürekli kendinden şüphe eden doğası olsa gerek.
Yazar: Zeynep Bakanoğlu


