/

Stranger Things (2016–2025)

Stranger things (2016-2025)

Matt Duffer | Ross Duffer
TV Dizisi | Fantastik | Bilim Kurgu | 45′ x 9
Amerika Birleşik Devletleri
Millie Bobby Brown | Finn Wolfhard | Winona Ryder


Ödüller ve Festivaller
113 Ödül , 321 Adaylık

Stranger Things: Spotlight (TV Series 2018) - IMDb

Stranger Things Sezon 1 (2016) ve Sezon 2 (2017) İncelemesi

Stranger Things 15 Temmuz 2016’da hayatımıza girdiğinde, hiç şüphesiz yıllara yayılan etkisinin bu kadar devasa olacağını kimse bilemezdi. Şimdilerde yayınlanan 5. ve final sezonunun ilk 4 bölümü, aşırı yüklenme sebebiyle Netflix’in sunucularını çökertti. Her sezonunda izlenme rekoru kıran dizi, İngilizce yapımlar arasındaki liderliğini sürdürüyor. Dizinin yaratıcısı Abdi’li Duffer Kardeşler’in, bu uzun yıllara yayılan başarısı, dizinin son sezonunda da alevi hiç azalmadan devam etmekte.

Serinin bu kadar başarılı olmasının altında yatan temel faktör, pek tabii ki 80’ler sinemasını ve dönemin kültürünü başarıyla yansıtmasıdır. Benim gibi o dönemi özlemle yad eden romantik seyirci için bu dizi, büyük anlam ifade ediyor. Çünkü, şimdilerde hem özgün bir senaryoya sahip olup, taklit tuzağına düşmeyen, hem de prodüksiyon kalitesi bu kadar yüksek olup, retro atmosferi layığıyla seyirciye sunabilen dizi sayısı çok azaldı. Dolayısıyla şu bir gerçek ki, Stranger Things 01 Ocak 2026 tarihi itibarıyla sona erdiğinde dizinin fanları, ne zaman biteceği belirsiz bir boşluğa düşecek. Çünkü ST’nin yerini doldurabilecek başka bir yapım bulmak, hiç de kolay olmayacak.

Şimdi bu yazının ana odağı olan, dizinin ilk iki sezonunun incelemesine geçelim;

Stranger Things Sezon 1: 80’lerde Çocuk Olmak ve Arkadaşlık Bağı

Sezon henüz ilk bölümüyle ve açılışıyla büyük ilgi toplamayı başarmıştı. Synth esaslı müzikler, karanlık bir atmosfer, kaybolan bir çocuk ve erkek görünümlü oldukça tuhaf bir kız çocuğu… Pilot bölümün izleyicide bıraktığı etki, bilinmezi çözme çabasıyla birleşince büyümüştü. Sıkı kanka olan dört erkek çocuktan biri olan Will Byers’ın kaybolmasıyla başlayan süreç, bizi hemen hikâyesiyle sımsıkı sarmayı başarmıştı.

Serinin başrolü “Eleven” (11) kod adlı (gerçek adı Jane) çok kısa saçlı kız çocuğunun esaretten kaçarak, yepyeni ve ilk defa gerçek arkadaşlığı tatması, bize hemen iki yapımı anımsatmıştı. Bunların ilki, Steven Spielberg’in 1982 tarihli bilim kurgu klasiği E.T. Yapımcılar Duffer Brothers, dizinin başrolü Eleven’a bol bol E.T. izletmişler ve o filmdeki uzaylı yaratık gibi hareket etmesini istemişler. Telekinetik güçleri olan ve ABD derin devleti tarafından, başka ülkelerden gizli istihbarat toplama amaçlı “MK Ultra” programı için kullanılan Eleven’ın E.T.’yi hatırlatan halleri inanılmaz sevimli.

Dizinin ilk sezonunda henüz 10’lu yaşlarının başında olan karakterlerimiz, elbette Stephen King romanından uyarlanan 1985 yapımı film “Stand By Me”yi de hemen hatırlatır. Arkadaşlık bağının en güzel anlatıldığı filmlerden olan eser, net biçimde Stranger Things’in ilham kaynaklarından olmuş. Ancak dizinin bu sezonu 1983 yılında geçtiği için, henüz o yıl film vizyona girmediğinden, burada referans konu bazında ve sadece izleyici için verilmiştir.

Duffer Kardeşler dizinin temasını oluştururken, seksenli yıllardan itibaren kült hâline gelen diğer filmleri de dizinin içine katmışlar. Örneğin 1982 tarihli kült Carpenter filmi The Thing, dizinin canavarlarına ilham olan eserlerden bir diğeri. Korku öğeleri sıklıkla kullanılan dizide, ayrıca 1984 tarihli Wes Craven klasiği Elm Sokağı’nda Kabus’tan izleri sıklıkla görürüz. Spielberg’ün Jaws’ı elbette ikonik posteriyle arz-ı endam etmektedir.

Sezonun başlangıcının Will Byers’ın kaybolması olduğunu söylemiştik. Byers’ın önemli bir karakter olacağının sinyalleri daha ilk sezonda bize verilmişti. Çünkü dizide Upside Down (Baş Aşağı Dünya) diye bize gösterilen yerde bir müddet yaşamak zorunda kalan zavallı Will, bundan etkilense de, kendisine belki de hiç istemeyeceği türden bir güç de devşirilmişti. Ekibin yeni üyesi Eleven ise, kendi potansiyelini arkadaşlık bağını hissederek açığa çıkarıyordu. Daha önce güçlerini sadece çok gizli tesiste kullanan Eleven, bu defa arkadaşlarının süper kahramanı hâline gelecekti. Çünkü o dört çocuk, Dungeons & Dragons (D&D) isimli fantastik oyunu oynayan ekipti. Biz de onlarla bir, gizemli güçleri olanların ve başka âlemlerde yaşayan canavarların varlığına inanıyor, heyecanla onların bu maceralardan sağ salim kurtulmasını bekliyorduk. Yani bir nevi, bu yeni “Beşli” fantastik oyunlarında elde ettikleri tecrübelerini, gerçek hayatta deneyecekler ve yüzleştikleri tehlikelerle mücadele edeceklerdi. Elbette karakterlerimizin masum çocuk kalbi, kuvvetli arkadaşlık bağı ve aralarına yeni katılan “tuhaf kız çocuğu”, onları hiç de hafife alınmayacak bir ekibe dönüştürecekti.

İşte Sezon 1, böylesi bir anda geldi ve üzerine çektiği olağanüstü ilgiyle izleyenleri ve 80’ler dönemi eserlerine özel ilgi duyanları mest etti. Fantastik evren, karanlık fantazya, bilim kurgu, korku, gerilim, büyüme ve arkadaşlık temalarındaki akraba yapımlar arasından sıyrılıp, en iyilerden biri oldu. Netflix’in devasa sıçramalarla büyümesine ön ayak olmuş bu güzide işin ilk sezonu, kanımca esaslı bir “9” puanı hak eder. Dizinin yapım ekibinde çalışanlar ve hâlâ birçok oyuncunun favorisi de bu sezondur. Benim tercihim başka. Bunun sebebini, dizinin diğer sezonlarıyla ilgili yazılarımda anlatacağım.

Stranger Things Sezon 2: Hayalet Avcıları vs. The Mind Flayer

İlk sezonun tüm gücünü arkasına alıp, yaklaşık 15 ay sonra yayınlanan ikinci sezonun ana teması, yine bir seksenler klasiği “Ghostbusters” (Hayalet Avcıları) olmuştu. 1984 tarihinde yayınlanan bu şeker gibi filmin kostümleri, ekibimize çok yakıştı.

Sezonun öne çıkan mücadelesi; Baş Aşağı Dünya’da Will Byers’ı işaretleyen, The Mind Flayer’la olacaktı. Dungeons & Dragons ve daha birçok RPG oyunundan bildiğimiz bu kötücül karakter, telepati yeteneğini kullanarak, bir ya da daha fazla kişiyi, bunun yanı sıra öte âlemde yaşayan iblislerin bilinçlerine girip, kolektif şekilde onları yönlendirebiliyordu. İlk sezon Eleven’ın açtığı kapıdan sızan bu tehlikeli canavarı etkisiz hâle getirebilmek için, o kapının Eleven tarafından tekrar kapatılması gerekecekti.

Bu sezonun başında ekibimize yeni bir kişi daha katıldı. Kız kontenjanının azlığından olsa gerek, Max isimli kızımız diziye teşrif etti. Nerd ya da Geek diyebileceğimiz kahramanlarımıza uyum sağlamada gecikmeyecek olan Max, içe dönüklüğü ve ailevi sorunlarıyla, arkadaşlığın farklı yönlerden test edilmesini sağlayacaktı. Max’in 80’lerin en sevilen kültür öğelerinden olan arcade oyunlardaki başarısı, yeni arkadaş grubu için kesinlikle önemli bir özelliğiydi. Ayrıca Max’in ağabeyi Billy de, farklı bir portre çizdiği karakteriyle, dizinin ilgi çeken isimlerinden olmayı başardı.

İkinci sezon genel anlamda ST sevenler için en sevilmeyen sezondur. Çünkü bu sezonun 7. bölümünde, dizinin açık farkla en kötü bölümü yayınlanmıştır. “Kayıp Kızkardeş” isimli bölüm, gizli servisin aynı Eleven gibi yetiştirdiği yeni bir karakterle bizi tanıştırıyordu. Sezonun başında kısa sahnede de olsa gördüğümüz “Eight” (8), yine Eleven gibi telekinetik güçlere sahip bir proje çocuktu. Ancak 7. bölüm, dizinin genel temasından öylesine sapıyor ve gittiği tali yollarda kayaya öyle çarpıyordu ki, adeta “Kara Delik” hâline gelmişti. Yani bu bölümün gereksizliği ve Eleven dışında hiçbir önemli karaktere yer vermemesi, sezonun diğer bölümlerini de yutma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Neyse ki sonradan toparlayan dizi, güzel bir sezon finali yapabilmişti.

İlk sezon olduğu gibi bu sezonda da Mike rolündeki Finn Wolfhard’dan iyi performanslar geliyordu. Oyuncu aynı sene (2017) vizyona giren, gişe rekortmeni Stephen King uyarlaması korku filmi “IT”te de en önemli rollerden birindeydi. Winona Ryder, dizinin en kariyerli ve eski oyuncularından. Onun diziye dâhili önemliydi çünkü her seride mutlaka bir takım kaptanına ihtiyacınız vardır. Duffer Kardeşler için onun varlığı, işlerini kolaylaştıran bir aktris olması sebebiyle kıymetliydi. Ayrıca diziye bu sezonda dâhil olan Sadie Sink (Max), küçük yaşında güzel sinyaller vermeyi başarmıştı. Sezonda diziye dâhil olan ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden tanıdığımız Sean Astin, ilginç bir şekilde kötü performans vermişti. Bu sezon başlayıp bittiğinde, o da diziyle aynı kadere boyun eğdi. Ne kadar gerekli bir karakterdi, burası tartışmaya açık.

Her ne kadar son iki bölümde toparlamak için iyi adımlar atılsa da, 2. sezon sanırım birçok kişi için ST’nin en başarısız sezonu olarak anılmaya devam edecek. Çünkü bu sezon dizinin geleceğini tartışılır hâle getirdi. Dizinin yeni sezonlarının gelmeyebileceği ve 3. sezonla beraber final yapma riskini doğurmuştu. Dizi için ileri atılmış bir adım değil, ilgisi dağınık ve tekrara düşüldüğü için birazcık canı sıkılan bir seyirci grubu oluşturdu. Yine de 80’ler kültürel öğelerini fazlasıyla başarılı yansıtması, kaliteli finali ve kurgu, yönetmenlik ve oyuncu performanslarındaki gözle görülür gelişimi sebebiyle, sezonun puanı nezdinde “7” olacaktır.

Bir sonraki yazıda, Stranger Things’in 3. ve 4. sezonunun incelemelerinde görüşmek üzere. Şimdilik hoşça kalın.

Yazar: Volkan Çağlayan

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.