Obsession

Curry Barker

108′

Korku | Karanlık Romantizm

Amerika

Michael Johnston | Inde Navarrette

Obsession (2025) - IMDb

Yakın dönem korku sineması, türün meraklıları için oldukça heyecan verici bir dönem sunuyor. Özellikle genç yönetmenlerin ortaya koyduğu işler, korkunun farklı anlatım olanaklarını görünür kılarken, türün yaratıcı açıdan ne kadar canlı olduğunu da gösteriyor. Zach Cregger’ın geçtiğimiz yıl izlediğimiz Weapons filmi, bu dönemin öne çıkan yapımlarından biriydi.

Türkçe adıyla Saplantı’nın yönetmeni Curry Barker, kariyerine YouTube’da komedi içerikleri üreterek başladı. Barker, milyonun üzerinde takipçiye sahip That’s A Bad Idea kanalında yayımladığı kısa skeçlerle geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Yönetmen, filmdeki Ian karakterini ise New York Film Academy’de eğitim aldığı dönemde tanıştığı yakın arkadaşı Cooper Tomlinson’a emanet ediyor. Uzun süredir birlikte içerik üreten ikilinin yaratıcı ortaklığı, Barker’ın ilk uzun metrajında da kendine yer buluyor.

Barker’ın Ağustos 2024’te YouTube’da yayımladığı Milk & Serial, found footage (buluntu film) türünde çekilmiş bir korku yapımı. Uzun metraj olmasına rağmen geleneksel bir sinema gösterimi ya da dağıtım sürecinden geçmediği için, yönetmenin ilk uzun metrajı olarak değerlendirilmiyor. Bu nedenle Obsession, Barker’ın sinema endüstrisindeki ilk resmi uzun metrajı olarak kabul ediliyor.

Film, ilk gösterimini Eylül 2025’te Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştirdiği için teknik olarak 2025 yapımı sayılıyor. Ancak geniş çaplı vizyon gösteriminin 13 Mayıs 2026’da başlaması nedeniyle birçok sinema platformu ve yayın organı tarafından 2026 yapımı olarak anılıyor.

Obsession’ın en güçlü yanı ise senaryosu. Barker, karakterleri arasındaki ilişkileri yalnızca olay örgüsü üzerinden değil, diyaloglar aracılığıyla da inşa ediyor. Özellikle karakterlerin birbirlerine karşı söyledikleriyle hissettikleri arasındaki gerilim, filmin psikolojik boyutunu güçlendiriyor. Bu nedenle film, doğaüstü korku unsurlarının ötesine geçerek takıntı, arzu ve sahiplenme üzerine kurulu bir karakter incelemesine dönüşüyor.

Filmin Senaryo ve Alt Metin Okuması

Obsession’ın merkezindeki dilek mekanizması, bizim kültürümüzde yaygın olarak bilinen “bağlama büyüsü” kavramını hatırlatıyor. Bir kişiyi kendine büyük bir aşkla ve sonsuza dek bağlama arzusu, ilk bakışta romantik görünebilir. Ancak bu arzunun temelinde, karşı tarafın iradesini ortadan kaldıran bir sahiplenme isteği bulunur. Film de tam olarak bu fikir üzerinden ilerliyor. Başlangıçta masum görünen bir dilek, zamanla yalnızca dileği dileyen kişiyi değil, çevresindeki herkesi etkileyen bir lanete dönüşüyor.

Bu nedenle Bear’ın hikâyesi, kötücül bir karakterin değil, iyi niyetli görünen bir arzunun hikayesi olarak okunabilir. Barker, seyirciyi karakterin duygusal dünyasına yaklaştırmayı başarıyor. Bear’ın Nikki’ye duyduğu hisler samimi ve gerçek; hatta genç adamın dileği başlangıçta romantik bir jest gibi algılanıyor. Ancak filmin ilerleyen bölümleri, iyi niyetle başlayan bir arzunun nasıl kolaylıkla tahakküme dönüşebileceğini gösteriyor.

Filmin açılışında Bear’ı, Nikki’ye açılmak için prova yaparken görüyoruz. Genç adamın hisleri korumacı ve naif bir yerden geliyor. Ne var ki karakterin fark edemediği temel sorun, duygularının karşılık bulup bulmamasından bağımsız olarak, Nikki’nin özgür iradesini ortadan kaldırmaya yönelik bir eyleme yönelmiş olması. Bu açıdan bakıldığında film, sıkça tekrarlanan “cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” sözünü hatırlatıyor. Çünkü özgür iradenin ortadan kalktığı yerde ne gerçek bir ilişkiden ne de karşılıklı sevgiden söz etmek mümkün.

Karakter isimleri de çeşitli sembolik okumalar yapmaya imkân tanıyor. İngilizcede “bear” kelimesi hem ayı figürünü hem de “katlanmak, taşımak” anlamını çağrıştırıyor. Bu nedenle karakter, bir yandan kontrolsüz ve kaba bir erkeklik imgesini temsil ederken, diğer yandan kendi eylemlerinin sonuçlarını taşımak zorunda kalan biri olarak okunabiliyor. Film boyunca Bear’ın yaşadığı dönüşüm, bu ikinci anlamı giderek daha görünür hale getiriyor.

Nikki ismiyle kurulan sembolik ilişki de dikkat çekici. İsmin bazı köken yorumlarında “iki ağaç” anlamına gönderme yapıldığı belirtiliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde dileğin gerçekleşmesi için kırılan iki söğüt dalı düşünüldüğünde, bu çağrışım hikâyenin sembolik yapısıyla ilişkilendirilebilir. Barker’ın bu anlamı bilinçli olarak hedefleyip hedeflemediğini kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, filmin kurduğu metaforik dünya içerisinde bu yorum oldukça anlamlı bir karşılık buluyor.

Nikki’nin kaybettiği kolyeyi telafi etmek isteyen Bear, bir hediyelik eşya dükkânına girer. Ancak burada gördüğü kolyeleri yeterince anlamlı bulmayınca, “One Wish Willow” adlı küçük bir kutunun içinde satılan yedi dolarlık tahta parçayı satın alır. Bear’ın amacı, bunu Nikki’ye vererek onun kendisi için özel bir dilek dilemesini sağlamaktır. İlk bakışta masum görünen bu jestin altında ise Nikki’nin ilgisini ve sevgisini kazanma arzusu yatmaktadır.

Bu yönüyle “Obsession”, dileklerin gerçekleşmesi fikrini merkezine alan pek çok anlatıyla ortak bir zeminde buluşuyor. Ancak film, bu fikri fantastik ya da komedi tonunda ele almak yerine, korku sinemasının araçlarıyla yorumlamayı tercih ediyor. Hikâyenin temel gerilimi de tam olarak burada ortaya çıkıyor: Arzunun gerçekleşmesi, mutluluğa değil, felakete kapı aralıyor.

Filmin ana karakterlerini ilk kez bir arada gördüğümüz sahne ise Barker’s Pub’daki buluşma sekansı. Mekânın adının yönetmen Curry Barker’ın soyadıyla aynı olması, filmin dünyasına yerleştirilmiş küçük bir gönderme olarak okunabilir. Hikâyeye doğrudan bir katkı sağlamasa da, yönetmenin kendi imzasını filmin içerisine yerleştirdiği eğlenceli bir ayrıntı olarak dikkat çekiyor.

Filmin ilk büyük kırılma noktası, Bear’ın Nikki’yi evine bıraktığı gece yaşanıyor. Genç adam, tüm hazırlıklarına rağmen hislerini açıkça ifade edemiyor ve konuşma, istemeden de olsa klasik bir “arkadaşız” çıkmazına dönüşüyor. Ardından Bear’ın dilek ağacının dalını kırmasıyla birlikte hikâyenin doğaüstü boyutu devreye giriyor. Dileğin gerçekleşmesi neredeyse anlık oluyor ve Nikki, kısa süre içinde açıklanması güç bir dönüşüm yaşamaya başlıyor.

Bu noktadan sonra film, Nikki’nin iki farklı varoluş hali arasında gidip gelen bir yapı kuruyor. Bir yanda karakterin gerçek kişiliği, diğer yanda ise dileğin ardından ortaya çıkan ve seyircinin “Freaky Nikki” olarak tanıdığı yeni kimlik bulunuyor. Film boyunca yaşanan gerilim de büyük ölçüde bu iki varlık arasındaki çatışmadan besleniyor.

“Freaky” kelimesinin İngilizcedeki çağrışımları düşünüldüğünde, karaktere verilen isim de anlamlı görünüyor. Sözcük hem tuhaflık hem de cinsel sapkınlık çağrışımları taşıyor. Bu nedenle Freaky Nikki, yalnızca ele geçirilmiş bir beden değil, aynı zamanda arzunun kontrolsüz ve yıkıcı bir biçime dönüşmüş hali olarak da okunabiliyor. Karakterin Bear’a karşı geliştirdiği aşırı bağlılık, sevgi ile takıntı arasındaki çizginin tamamen ortadan kalktığını gösteriyor.

Filmin bu bölümünden itibaren Inde Navarrette’in performansı da belirgin biçimde öne çıkıyor. Oyuncu, Nikki ile Freaky Nikki arasındaki geçişleri yalnızca diyaloglarla değil, mimikleri, bakışları ve beden diliyle de görünür kılıyor. Özellikle rahatsız edicilik hissinin yükseldiği sahnelerde sergilediği performans, karakterin tekinsizliğini güçlendiren temel unsurlardan biri haline geliyor. Modern korku sinemasının dikkat çekici performansları arasında anılabilecek bir iş çıkardığını söylemek mümkün.

Freaky Nikki karakteri, obsesif aşk anlatılarının uç noktaya taşınmış bir versiyonu gibi işliyor. Bir stalker’ın davranış kalıplarını andıran bu varlık, sevgiyi koruyucu bir duygu olmaktan çıkarıp boğucu ve yıkıcı bir güce dönüştürüyor. Karakterin yarattığı rahatsızlık hissi yalnızca yaptıklarından değil, bunu büyük bir coşku ve masumiyet görüntüsü altında gerçekleştirmesinden kaynaklanıyor. Bu nedenle Freaky Nikki, filmin en akılda kalıcı yaratımlarından biri olarak öne çıkıyor.

Ancak hikâye yalnızca doğaüstü bir lanet anlatmıyor. Bear’ın dileğinin sonuçları ortaya çıktıkça, filmin asıl meselesi de görünür hale geliyor. Nikki ile Bear arasında yaşanan kısa cinsel yakınlaşma, romantik bir birliktelikten çok daha karanlık bir anlam taşıyor. Çünkü burada ortada özgür iradesi ortadan kaldırılmış bir karakter bulunuyor. Film, bu ilişkiyi bir aşk hikâyesi olarak sunmak yerine, arzunun sahiplenmeye ve istismara dönüşmesinin rahatsız edici sonuçlarını göstermeyi tercih ediyor. Özellikle Freaky Nikki’nin kamera ile kurduğu doğrudan temas, yaşananları romantikleştirmek yerine seyirciyi etik açıdan rahatsız eden bir pozisyona yerleştiriyor.

Filmin asıl meselesi de burada ortaya çıkıyor. *Obsession*, yalnızca doğaüstü bir lanet hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda karşılıksız arzunun, sahiplenme isteğinin ve reddedilmeye duyulan öfkenin karanlık sonuçlarını inceliyor. Bear’ın Nikki’yi doğrudan ikna etmek yerine, onu bir dilek aracılığıyla elde etmeye çalışması, karakterin duygusal yetersizliğinin ve çaresizliğinin bir yansıması olarak okunabilir.

 

Bu noktada filmin, son yıllarda sıkça tartışılan incel kültürüne yönelik bir eleştiri geliştirdiği söylenebilir. İngilizcedeki “involuntary celibate” (istemsiz bekâr) ifadesinden türeyen incel kavramı, zamanla kadın düşmanlığı ve reddedilme duygusunun radikalleşmesiyle ilişkilendirilen çevrimiçi topluluklarla anılır hale geldi. Bear’ın Nikki’yi özgür iradesinden mahrum bırakarak elde etmesi, filmin bu düşünce yapısına yönelttiği eleştirinin merkezinde yer alıyor.

Bu nedenle filmdeki cinsel yakınlık sahnesi, romantik bir birliktelik olarak değil, iradenin ortadan kalktığı bir ilişkinin yarattığı etik sorunlar üzerinden anlam kazanıyor. Barker’ın başarısı da burada ortaya çıkıyor. Film, problemli bir arzuyu merkezine yerleştirirken onu yüceltmiyor ya da romantikleştirmiyor; aksine bu arzunun yol açtığı yıkımı görünür kılıyor. Böylece eleştirdiği düşünceyi yeniden üretmek yerine, onun sonuçlarını sorgulayan bir pozisyonda duruyor.

Nikki’nin dönüşümünün giderek daha rahatsız edici bir hâl alması da bu fikri destekliyor. Sandy’nin bedenini parçalayıp Bear’a sandviç olarak hazırlaması, evin çıkışlarını bantlayarak Bear’ı içeride tutmaya çalışması, böcek yemesi ya da çocukça bir neşeyle sergilediği çeşitli taşkınlıklar; karakterin sevgi ile saplantı arasındaki çizgiyi tamamen kaybettiğini gösteriyor. Bu noktada Barker’ın, şeytani ele geçirilme anlatılarının en önemli örneklerinden biri olan “The Exorcist” geleneğinden etkilendiği hissediliyor. Özellikle filmin sonlarına doğru Nikki’nin Bear’ın yüzüne kusması gibi sahneler, bu klasikle kurulabilecek akrabalığı daha görünür kılıyor.

Filmin en güçlü yazılmış sahnelerinden bazıları ise Bear’ın ortak arkadaşları Sarah ve Ian ile yaptığı konuşmalarda ortaya çıkıyor. Ian, Bear’ın Nikki’nin kırılgan ruh hâlinden yararlanarak onu istismar ettiğini düşünürken, Sarah tam tersine Nikki’nin Bear’ı kullandığını savunuyor. İlginç olan nokta, filmin bu iki bakış açısından herhangi birini kesin doğru olarak sunmaması. Barker, aynı durumu iki farklı perspektiften değerlendirme imkânı yaratıyor ve böylece karakterler arasındaki ilişkinin ahlaki açıdan ne kadar karmaşık olduğunu görünür kılıyor. Bu nedenle sahneler yalnızca bilgi aktarmıyor; seyirciyi de etik bir değerlendirme yapmaya davet ediyor.

Filmin asıl meselesi de burada ortaya çıkıyor. “Obsession”, yalnızca doğaüstü bir lanet hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda karşılıksız arzunun, sahiplenme isteğinin ve reddedilmeye duyulan öfkenin karanlık sonuçlarını inceliyor. Bear’ın Nikki’yi doğrudan ikna etmek yerine, onu bir dilek aracılığıyla elde etmeye çalışması, karakterin duygusal yetersizliğinin ve çaresizliğinin bir yansıması olarak okunabilir.

Bu noktada filmin, son yıllarda sıkça tartışılan incel kültürüne yönelik bir eleştiri geliştirdiği söylenebilir. İngilizcedeki “involuntary celibate” (istemsiz bekar) ifadesinden türeyen incel kavramı, zamanla kadın düşmanlığı ve reddedilme duygusunun radikalleşmesiyle ilişkilendirilen çevrimiçi topluluklarla anılır hale geldi. Bear’ın Nikki’yi özgür iradesinden mahrum bırakarak elde etmesi, filmin bu düşünce yapısına yönelttiği eleştirinin merkezinde yer alıyor.

Bu nedenle filmdeki cinsel yakınlık sahnesi, romantik bir birliktelik olarak değil, iradenin ortadan kalktığı bir ilişkinin yarattığı etik sorunlar üzerinden anlam kazanıyor. Barker’ın başarısı da burada ortaya çıkıyor. Film, problemli bir arzuyu merkezine yerleştirirken onu yüceltmiyor ya da romantikleştirmiyor; aksine bu arzunun yol açtığı yıkımı görünür kılıyor. Böylece eleştirdiği düşünceyi yeniden üretmek yerine, onun sonuçlarını sorgulayan bir pozisyonda duruyor.

Nikki’nin dönüşümünün giderek daha rahatsız edici bir hâl alması da bu fikri destekliyor. Sandy’nin bedenini parçalayıp Bear’a sandviç olarak hazırlaması, evin çıkışlarını bantlayarak Bear’ı içeride tutmaya çalışması, böcek yemesi ya da çocukça bir neşeyle sergilediği çeşitli taşkınlıklar; karakterin sevgi ile saplantı arasındaki çizgiyi tamamen kaybettiğini gösteriyor. Bu noktada Barker’ın, şeytani ele geçirilme anlatılarının en önemli örneklerinden biri olan *The Exorcist* geleneğinden etkilendiği hissediliyor. Özellikle filmin sonlarına doğru Nikki’nin Bear’ın yüzüne kusması gibi sahneler, bu klasikle kurulabilecek akrabalığı daha görünür kılıyor.

Filmin en güçlü yazılmış sahnelerinden bazıları ise Bear’ın ortak arkadaşları Sarah ve Ian ile yaptığı konuşmalarda ortaya çıkıyor. Ian, Bear’ın Nikki’nin kırılgan ruh hâlinden yararlanarak onu istismar ettiğini düşünürken, Sarah tam tersine Nikki’nin Bear’ı kullandığını savunuyor. İlginç olan nokta, filmin bu iki bakış açısından herhangi birini kesin doğru olarak sunmaması. Barker, aynı durumu iki farklı perspektiften değerlendirme imkânı yaratıyor ve böylece karakterler arasındaki ilişkinin ahlaki açıdan ne kadar karmaşık olduğunu görünür kılıyor. Bu nedenle sahneler yalnızca bilgi aktarmıyor; seyirciyi de etik bir değerlendirme yapmaya davet ediyor.

Hikâyenin iki ana ve iki yardımcı karakter üzerine kurulduğunu daha önce belirtmiştik. Bu nedenle filmin finaline yaklaşırken, Barker’ın karakterlerini nasıl sonlandıracağı önemli bir mesele hâline geliyor. Sonuçta *Obsession* bir korku filmi ve anlatının bu noktaya kadar kurduğu gerilim düşünüldüğünde, karakterlerin tamamının zarar görmeden hikâyeden çıkması pek mümkün görünmüyor.

Film, Sarah ve Ian’ın ölümleriyle birlikte son perdesine giriyor. Bu ölümler yalnızca anlatının gerilimini yükseltmek için kullanılmıyor; aynı zamanda karakterlerin hikâye boyunca temsil ettiği arzuların ve zaafların trajik sonuçları olarak da okunabiliyor. Barker, yardımcı karakterleri yalnızca kurban konumuna yerleştirmek yerine, onların hikâyedeki tematik işlevlerini de korumayı başarıyor.

Ancak filmin asıl ilgilendiği soru, Nikki ve Bear’ın nasıl bir sona ulaşacağı. En yakın iki arkadaşının ölümüne tanıklık eden Bear, artık hiçbir şeyin normale dönemeyeceğine inanıyor. Kendini vuracak cesareti bulamayan karakter, tıpkı çok sevdiği kedisi Sandy gibi, ilaçlarla hayatına son vermeye karar veriyor. Daha sonra bundan vazgeçip kurtulmaya çalışsa da, hikâyenin kaderini belirleyen olay tam bu sırada gerçekleşiyor. Freaky Nikki, Bear’ın satın aldığı dilek ağacını kırıyor ve lanet bir kez daha devreye giriyor.

Bu sahnenin etkileyici tarafı, dönüşümün doğrudan gösterilmemesi. Seyirci, diğer odadan gelen kutu açılma sesi ve kırılma gürültüsü aracılığıyla ne olduğunu anlıyor. Birkaç saniye sonra ortaya çıkan “Freaky Bear”, artık geçmişte yaşanan her şeyi unutmuş durumda. Böylece film, takıntının iki tarafı da ele geçirdiği karanlık bir aşk hikâyesine dönüşüyor.

Nikki’nin “Forever and ever and ever and ever” sözleriyle kurduğu final anı da dikkat çekici. Bu tekrarın, Stanley Kubrick’in “The Shining” filmindeki benzer ifadeleri hatırlatması tesadüf gibi görünmüyor. Barker, korku sineması tarihine yaptığı göndermeleri filmin son bölümünde daha görünür hâle getiriyor.

Filmin son hamlesi ise trajediyi daha da derinleştiriyor. Zehirlenmenin etkisiyle hayatını kaybeden Freaky Bear’ın ardından, Freaky Nikki de onunla birlikte ölmeye hazırlanıyor. Ancak tam bu sırada lanet sona eriyor ve gerçek Nikki bedeninin kontrolünü yeniden kazanıyor. Böylece genç kadın, kendisini en yakın arkadaşlarının cesetleriyle baş başa buluyor. Filmin duygusal ağırlığını belirleyen unsur da tam olarak bu an. Çünkü Nikki, yaşananların faili olduğu kadar mağduru olarak da hikâyeyi tamamlıyor.

Bu final aynı zamanda “The Exorcist” ile kurulabilecek bir başka paralelliğe de sahip. Tıpkı Regan karakterinde olduğu gibi, doğaüstü bir felaketin ardından hayatta kalan kişi, yaşananların yükünü taşımak zorunda kalıyor. Bu nedenle filmin sonu yalnızca bir korku finali değil, aynı zamanda bir travma anlatısı olarak da işlev görüyor.

Henüz 26 yaşındaki Curry Barker için “Obsession”, son derece etkileyici bir ilk uzun metraj. Yaklaşık 750 bin dolarlık mütevazı bütçesine rağmen filmin gişede ulaştığı başarı, Barker’ın yalnızca bağımsız korku çevrelerinin değil, daha geniş bir izleyici kitlesinin de dikkatini çektiğini gösteriyor.

Daha da önemlisi, Barker bu filmle yalnızca ticari bir başarı elde etmiyor; karakter yazımına ve alt metin kullanımına verdiği önemle modern korku sinemasının dikkat çekici genç yönetmenleri arasına adını yazdırıyor. Nitekim yönetmenin bir sonraki projesi olarak duyurulan “The Texas Chainsaw Massacre” yeniden çevrimi, sektörün de bu potansiyeli gördüğünün bir göstergesi.

“Saplantı”, korkuyu yalnızca şok anları üzerinden kurmayan; takıntı, arzu, sahiplenme ve özgür irade gibi temaları merkezine yerleştiren etkileyici bir ilk film. Özellikle son yıllarda yükselişe geçen bağımsız korku sinemasını takip eden izleyicilerin gözden kaçırmaması gereken yapımlardan biri.

Yazar: Volkan Çağlayan
Editör: Zehra Eda Sert