Sinners (2025)
Güzel Sanatların Büyüsü Ruhunuzu Sarsın
2025’in Nisan ayında, tüm dünyada ve Türkiye’de gösterime giren Sinners (Günahkarlar), bir güzel sanat dalı olan sinemanın tüm güzelliklerine sahip bir film. Sinners, yıl sonu 2025’in en iyi filmleri listelerine girmeyi garantilemiş durumda. Yazının ilerleyen bölümünde filmin neden kaliteli bir yapım olduğunu irdeleyeceğiz. Öncelikle bunun göstergelerinden en önemlisinin altını biraz deşelim;
Sinemaya hakiki anlamda bir iz bırakıp, tüm dünyayı hakkınızda olumlu konuşturmak, aynı Stanley Kubrick’in dediği gibi; “çarpışan arabanın içinde, Suç ve Ceza’yı yazmaya benzer.” Yani bunu başarmak çok çok zordur. Sinners’ın vizyona girmeden önce merak edilen bir yapım olması ve beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair endişeler, filmin vizyona girmesiyle ortadan kalktı. Çünkü Sinners hem eleştirmenlerden, hem de seyirciden yüksek puanlar alabilmiş bir yapım.
Sinners’ın sanatında sivrilmesinin sebeplerinden en önemlisi şu; Bu film çok başarılı biçimde harmanlanmış bir yapım. Tür sinemalarının güzel yanlarından faydanılarak hazırlanmış, mükemmel bir kokteyl. Doğaüstü korku, Blues müzikali, drama, gerilim, dönem filmi, aksiyon! Tüm bunlar parıldayan bir miksolojistin hazırladığı ve afiyetle tüketmemiz için hazırlanan bir içeçek gibi. Yönetmen Ryan Coogler’ı işte bu sebeple kutlamak gerekiyor. Çünkü kendisi aynı zamanda filmin orijinal senaryosunun yazarı. Gerçekten fazlasıyla etkileyici ve iz bırakan bir hikaye bu!
Günahkarlar 2020’li yılların orijinal senaryoya sahip olup, en yüksek gişe açılışına imza atan filmlerinden bir tanesi. Bir süredir sinemada, devam filmlerinin hakimiyeti söz konusu. Yılın en çok gişe yapan ilk 20 filminin yüzde 95’i devam filmlerinden veya uyarlama senaryolardan oluşuyor. Çünkü yapımcılar risk almak istemiyor. Orijinal senaryoya sahip ve 90 milyon usd gibi, türü için oldukça riskli olan, hiç de küçük sayılamayacak bir bütçeyle, bu göz doldurucu başarının gelmesi, işte bu yüzden çok önemlidir. Üstelik bu film, ana janra olarak bir korku filmi. Böylesi bir riskle mücadele edip başarı sağlamak, hiç de öyle küçümsenecek bir başarı değil.
Filmin kısaca konusuna değinecek olursak; 1932 yılında, 1. dünya savaşı gazileri Smoke ve Stack, Chicago’da çeteler için çalıştıktan sonra (Al Capone’un çete fedaileri olarak), Mississippi’ye geri dönerler. Gangsterlerden çaldıkları parayla, yerel siyah topluluk için bir müzikhol (Juke Joint) açmak üzere, aşırı ırkçı toprak sahibi Hogwood’dan bir kereste fabrikası satın alırlar. Tanınmış bir Blues gitaristi olmak isteyen, ikizlerin kuzeni Sammie, Blues müziğinin doğaüstü kötücül varlıklara davetiye çıkardığını söyleyen, kilisede vaizlik yapan babasının muhalefetine rağmen onlara katılır. Mekanın açılışının yapıldığı 16 Ekim 1932 öylesine bir gün olacaktır ki, hafızalara kazınıp, dilden dile anlatılacak ve efsanevi olayların yaşandığı büyük bir mite dönüşecektir.
Filmdeki sembolizmin çok değerli olması ve yazının okurlar nezdindeki faydasını yükselteceği için, yazının bu kısmından sonrası filmde kullanılan sembollere, metaforlara ve filmin referans aldığı diğer önemli yapımlara değinelim;
Filmin başlarında gördüğümüz, pamuk tarlasında ırgat olarak çalışan siyahlar, beyaz adamın başını yumuşacık yastığına koyması ve rahat pamuklu kıyafetler giymesi için ter dökmektedir. Yani siyahlar, “beyaz pamuğu”, “beyazların konforu” için toplamaktadır.
Michael B. jordan tarafından canlandırılan Smoke ve Stack ikizlerinin kıyafetindeki detay, ikisinin karakterini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Kırmızı şapkalı ve yelekli Stack, kanı daha hızlı akan, ani karar verip, parlayan ve “keskin sirke küpüne zarar” tarzı biridir. Smoke ise, mavi yelek ve ingiliz tipi kasketle görünmektedir. Smoke daha akılcı, politik olabilen ama aslında düşmanları için Stack’ten daha tehlikeli bir karakterdir. Mental olarak Stack’ten daha üstün olduğu için, kahramanlık destanı yazabilen bir karakterdir. Stack ise beyaz bir kadın tarafından hüsrana uğratılmış biridir ve geçmiş travmalarıyla yüzleşip buna karşı koyamaz ve asimilasyona uğrayarak dönüşür. İngilizcede Stuck, “bir yerde sıkışmak” anlamına gelir. Stack’in vampire dönüşümü, yaratılan mitteki her canlıda olduğu gibi bedenin ölümü, ruhun ise ölü bedende sıkışıp kalması ile ilgilidir.
Smoke’un yılan öldürdüğü sahne, filmde yer alan bir tür “Foreshadowing” tir (seyirciye erken gösterme). Smoke’un çok önemli bir vampiri yok edecek hamleyi yapacağını, bize anlatır. Bildiğiniz gibi bu, aslında bir çok vampir olduğu gibi, baş vampir Remmick’in katledilmesi de Smoke tarafından gerçekleştirilecektir.
Filmde Kızılderililer, kasabada devriye yapan atlı birlikler olarak görülür. Beyazların yaşadığı bölgenin de güvenlik sorumluluğunu sahiplenmişlerdir. Vampirlerin kendilerine ait olmayan bölgede dolaştıklarını tespit ettiklerini ve halka dikkatli olmalarının gerekliliğini söylerler. Biz şunu biliriz ki, kızılderililer, aslında kurt adamlarla mitleştirilmişlerdir. Kurt adamlar ve vampirler, kendi aralarında yaptıkları anlaşmayla birbirlerinin bölgesinde avlanmazlar. Buradaki kızılderili karakterlerle yapılan vurgu, gerçek tehlikenin kasabanın içine sızdığını söyler.
Filmde bir çok sahnede “para” ve “pazarlık” bulunmaktadır. Burada para, kirli ve sevimsiz anlamda kullanılmaktadır. Elbette kökeni, Afrika’dan gemilerle Amerika’ya getirilen siyahların, para kazanmak için köleleştirilmesidir. Pazarlık ve para kazanma, kapitalizm vurgusuyla beraber işlense de, paranın bu çirkin yüzü, gücü ele geçiren beyaz adamın kirli alış verilerini kitlelere yayması ve her türlü maneviyatı da bununla elde etmeye çalışmasının bir eleştirisidir.
Film en büyük ilhamını iki eski yapımdan almıştır. Bunların ilki 1982 tarihli John Carpenter başyapıtı The Thing’tir. İzleyenler bilir ki Thing (Şey), uzaydan dünyaya düşen, çok tehlikeli bir dünya dışı varlıktır. Yaklaştığı her canlıyı asimile eder, genetiğinin üzerine kendi kodlarını yazar ve o’nun tüm yapısını bozar. Sinners’da da vampirler, Avrupa’dan Abd’ye göç eden beyazların, bu topraklarda sadece Afrika’dan gemilerle getirilen siyahları değil, tüm yaşayanları asimile edip, sömürmesini anlatır. Vampir metaforu burada, tüm canlıları kendi yaşam stiline geçmeye zorlamasıyla kurulmuştur. Filmdeki The Thing benzerliğinin/ referansının doruk noktası ise, filmdeki karakterlerin vampire dönüşüp dönüşmediğini anlamak için yapılan sarımsak testidir. Sarımsağın kendisi ya da suyu, vampiri cildini yakmakta, çiğnemeye kalktığında her yanından duman çıkmaktadır. Bu özel sahne, bire bir olarak The Thing’deki karakterlerin, içlerine yaratığın sızıp sızmadığını anlamak için yapılan kan testi sahnesinin, harika bir uyarlamasıdır.
Sinners’ın ikinci büyük ilhamı pek tabii ki, From Dusk Till Dawn (Günbatımından Şafağa) filmidir. Eleştirmenlerin pek de sıcak bakmadığı ancak 90’ların sinema severlerinin çok beğendiği ve kültleştirdiği filmin yönetmeni Robert Rodriguez’dir. Senaryoyu Rodriguez’le birlikte Quentin Tarantino yazmıştır. İki film de ikinci yarısındaki müzik ve dans sahneleri ile birlikte aslen bir vampir filmine dönüşür. Tek gecede olan olaylar iki filmde de çarpıcıdır ve filmin form değiştirmesi seyircisinin heyecanını ikiye katlar. Yönetmen Ryan Coogler, bu filmden büyük ilham aldığını ve genel olarak korku sinemasının fanatik hayranı olduğunu, kendisi de onaylamıştır. Yönetmen ayrıca, Rodriguez’in 1998 tarihli filmi Faculty’den de esinlendiğini belirtmiştir. Bu film de konu olarak Carpenter’ın The Thing’inin, üniversitede geçen versiyonuna benzer.
Tarantino demişken, filmde Tarantino’nun ırkçılık karşıtı iki filminden daha referans alınmıştır. Bunlardan ilki elbette Django Unchained’dir (Zincirsiz). Hatırlarsanız 2012 tarihli Zincirsiz’de, baş karakterimiz Django dişçi dostunun/manevi ağabeyinin öldürülmesi sonrası, başta beyaz toprak efendisi olmak üzere, esareti sürdüren herkesi öldürereki ortalığı kana bulamıştır. Bu sahne elbette Sinners’ın sonundaki aşırı ırkçı beyaz örgüt “Ku Klux Klan” üyelerinin Smoke tarafından katledilmesine benzer. Ayrıca Tarantino’nun Inglourious Basterds filmindeki Adolf Hitler ve diğer üst düzey nazi subaylarının sinemada katledilmesini de, aynı sahnede hemen hatırlarız.
Filmdeki önemli bir sahnede ikizlerden vampire dönüşen Stack, Smoke’tan kapıyı açmasını istemekte ve o’na iyi olduğunu (bu imkansız olduğu halde) söylemektedir. Bu kısa sekans direkt olarak Stanley Kubrick’in 1980 tarihli korku başyapıtı The Shining’e (Cinnet) göndermedir. Buradaki “Kapıyı Aç”! pazarlığı The Shining’te, Jack ile Wendy karakterlerinin mutfaktaki büyük dolapta kilitli kalan Jack’in, çıkmak istemesi ile benzeşmekte, kamera açıları ile de bu benzerlik vurgulanmaktadır.
Filmde iki Asyalı/Çin asıllı kurbanın da bulunması, Mississippi Deltası’ndaki kültürel mozaiğe yapılan vurgudur. Dolayısıyla bu tercihin ABD/Çin ticaret savaşlarıyla ilişkilendirilmesi hatalı olur. Vampirler siyah olmadıkları halde, onlara da saldırırlar. Buradan da anlarız ki, vampirlerin ilk önceliği siyahiler değil, kendi türünden olmayan herkesi asimile etmektir. Kültürel mozaik bizde de, aynı Abd’nin güneyindeki Mississippi gibi, güney ve güney doğudaki bazı illerde bulunmaktadır. İlk akla gelen iki ilimiz, tabii ki Hatay ve Mardin’dir.
Hailee Steinfeld’in oynadığı Mary karakteri, filmde kırılmayı yaratan en önemli karakterlerdendir. Çünkü Mary, anne tarafından siyah geni de taşımaktadır ve siyahlar tarafından kabullü biridir. Bunu filmde konuşurken, siyah aksanından da anlayabiliyoruz. Müzikholün içerden ilk kurbanı Mary’dir ve O’nun beyaz geni, içeriye kabul edilmediği için 3 vampirle empati kurmasını sağlamıştır. Baş vampir Remmick, Mary’yi zayıf karnından (İrlanda halk müziği) yakalar ve O’nu asimile eder. Mary müzikhole döndüğünde aslında artık “Mary” değildir ve bu yüzden kapıdaki Cornbread’den davet talebinde bulunur. Vampirlerin kabul edilmedikleri yere girmedikleri hem bu, hem de önceki sahnelerde sık sık vurgulanmıştır.
Filmde Slim karakterine hayat veren Delroy Lindo, 1997 tarihli Taylor Hackford filmi “The Devil’s Advocate” (Şeytanın Avukatı) filminde, şeytanın kirli işlerini yapan, Phillipe Moyez adlı, bir kara büyücüyü canlandırmıştır. Lindo bu filmde ise bu defa karanlık tarafta değil, aydınlık taraftadır. Vampir saldırılarını üzerine çekip, arkadaşlarını kurtarmak için korkusuzca savaşmıştır.
İkizlerin satın aldığı ve müzikhole çevirdiği kereste fabrikasının zemininde kan bulunmaktadır. Bu kan siyahi kanıdır ve Ku Klux Klan tarafından dökülmüştür. Baş vampir Remmick’in filmde ilk olarak dönüştürdüğü beyaz aile de Klan üyesidir. Biz bunu odalarında bulunan o sevimsiz beyaz kukuletadan anlarız. Yani baş vampir büyük saldırı öncesi ekibini, işte bu “Klan” üyelerinden toplamaya başlar.
Filmin tüm hikayesi Sammie’nin babasının vaiz olduğu kilisede başlar ve biter. Kilise siyahlar için güvenli bölgeyi ve kutsalı temsil eder. Vaizin Sammie’ye dedikleri aslında bire bir doğrudur. Sammie’nin ikiz kuzenlerinin açtığı mekan ise, vaiz için günahkarların yeridir. Topluluk burada şarkı söyler, kumar oynar, içki içer, dans eder ve seks yapar. Dünyevi zevklerle dans, kötü ruhlara da davetiye çıkarmaktadır. Sammie insanları müziğiyle mutlu ederken, şeytanla dans etmeye başlar. Şeytan da Sammie’nin davetine icabet eder.
Sammie’nin o estetik harikası gitarı, filmdeki en önemli metaforu simgelemektedir. Bu da elbette siyah müziğin, yani filmin dönemi itibarı ile Blues’un, durdurulamaz gücüdür. Sammie bu güçlü silahıyla (yani gitarıyla), Nosferatu’yu andıran ve Sammie’nin yüzünü izi hiç geçmeyecek şekilde tırnaklarıyla çizen, Remmick’in kafasını yarmış, Smoke da bu zayıflığından faydalanıp, tahta kazığı arkasından kalbine sokmuştur. Yani siyah topluluk müziğin gücünü kullanarak, hüzünlerini, acılarını, aşklarını, hayatlarını ve genel anlamda kendi kültürlerini koruyabilmiş, asimilasyona ve sömürü sistemine bu sayede karşı koyabilmiştir. Blues önce şeytanı mekana davet etmiş, ardından şeytanın sonu olmuştur. Filmdeki sembolizmin ve esteki bakışın en güzel hali, Remmick’in ve asimile ettiği topluluğun, gündoğumunda yaşadıkları büyük felakettir.
-Bu bölümde, filmin “esas karakteri” Sammie için özel bir şeyler karalayalım;
Efendim Sinners adlı bu “Günahkarları” anlatan film, esasen 21 yaşındaki Sammie’nin hikayesidir. Bu filmdeki Sammie, çok kıymetli biridir ve mutlaka korunup kollanmalıdır. Çünkü Sammie, dahil olduğu toplumun kültürel hafızasıdır ve siyahların en önemli alameti farikalarından olan Blues müziğin delikanlı temsilcisidir. Bunun yanı sıra filmdeki tüm olaylara o sebebiyet vermiş ve diğer tüm karakterler aslında Sammie’nin icraatları sonucu kendilerini epik bir imtihanda mücadele ederken bulmuşlardır. Film boyunca bundan emin olsak da, bunun altını kalın kalemle çizen yönetmen Coogler, hem Mid-Credits sahnede, hem de filmin en sonunda yer alan, After Credits sahnede, bizlere sunmuştur. Öncelikle MidCredits sahneyi ele alalım;
Tarihler 16 Ekim 1992’yi yani o inanılmaz gecenin 60 yıl sonrasını göstermektedir. Sammie 80 yaşını devirmiş, efsanevi bir Blues gitaristi olmuştur. Sammie, kulise döndüğünde, yanına Stack ve Mary gelir. Elbette ikisi de vampir olduğundan, vücutları aynı kalmıştır. Stack burada Sammie’ye ölümsüzlük teklif eder. Sammie bunu kabul etmez. Kabul etmemesinin sebebi şudur; Sammie mükemmel bir hayat sürmüştür. Müziğinde efsane haline gelmiş ve aslında ölümsüzlüğü bu yolla kazanmıştır. Sammie, evinde huzur içinde ölecektir. Yani Sammie müziğiyle var olmayı başarmış, asimile olmadan siyah toplumun 60 yıl boyunca sesi olabilmiştir. Bu sahnede Sammie’nin aynada yansıması görünmez. Tıpkı vampirler gibi. Peki bu niçin böyledir? Burası için filmin After Credits sahnesine geçelim;
Filmin son uzatma sahnesinde (after credits), Sammie gitarıyla şarkı söylemekte ve yüzünde o meşhur tırnak yarası (4 paralel yara izli sol yanağı) henüz yoktur. Sammie’nin daha o yüce geceyi yaşamadığını buradan anlarız. Sammie şarkıyı kilisede söylemekte ve söylerken gülümseyerek birine bakmaktadır. Burası, filmden gördüğümüz son karedir. Sammie esasen burada şeytani varlıklarla anlaşma yapmaktadır. Bu anlaşma gereği Sammie müziğini yapmaya devam edecek, çok ünlü bir müzisyen olacak ve uzun yıllar yaşayacaktır. Bunun karşılığında ruhunu işte bu karanlığa verecektir. İşte Sammie’nin bir önceki sahnede aynada yansımasının görünmemesi bundandır. Yani Sammie, aslında vaiz babasının uyarılarında haklı olduğunu biliyordu. Gitarını çaldıkça karanlıktakilerin O’nu ziyaret edeceklerini ve o büyülü geceyi, er ya da geç deneyimleyeceğini hissediyordu. Sammie’nin Blues müzikteki şöhretinin bedeli, belki O’nun kuzenleri ve bölge halkı için ağır olsa da, kendisinin sonradan milyonları mutlu etmesi ve siyah kültürünün en önemli değerlerinden biri haline gelmesi, bu zorlu mücadelenin nihayetinde kazanıldığının müjdecisidir.
Ryan Coogler, aslında bu hikayeyi bize anlatırken, gerçek hayattaki bir müzisyenin hayatından esinlenmiş. 1911 yılında Mississippi’de doğan Robert Johnson, bu filmde Sammie tarafından canlandırılmıştır. Rivayet odur ki, çok da parlak olmayan bir gitarist olan Robert, günün birinde fidanlığa gider. Burada şeytanla karşılaşır ve ruhunu o’na satar. Şeytan ise ruhuna karşılık Robert’ın gitarını alır, akordunu değiştirip, gitarı o’na geri verir. Bu farklı akordu kimse çözemez ve Robert’ın gitarının akordunu yaptığını da kimse görmemiştir. Robert başarılı bir Blues müzisyeni olarak şöhret olur. Sahnede “Robert Lonnie” adını kullanmaya başlar. Bir sürü ünlü grup ve müzisyen, o’nun şarkılarını coverlar. Kendisi bir barın sahibinin karısıyla yattığı için ve söylentiye göre o bar sahibi Robert’ın içkisine zehirli bir karışım koyduğu için, sadece 27 yaşında hayata gözlerini yumar. Filminde Coogler, aynı Tarantino’nun bazı filmlerinde yaptığı gibi gerçek hayatı değiştirir ve alternatif evren yaratır. Burada Sammie 27 yaşında ölmez. Anlaştığı karanlık güç O’na uzun bir yaşam bahşetmiştir. 80 yaşını devirir ve ölümsüz bir müzisyen olur. Filmde Sammie’nin yaşlılığını, gerçek hayattan ünlü bir müzisyen olan “Buddy Guy” canlandırmıştır. Kendisi 88 yaşındadır ve hala konser vermektedir. Tanrı O’nu korusun.
Gerçek hayat referansı demişken; 1938 yılında çok genç yaşta vefat eden Robert Johnson, ünlü müzisyenlerin öldüğü yaş olan “27” lanetini başlatan kişidir. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain ve son olarak da Amy Winehouse. Hepsi 27’ler kulübünün üyesidir ve bu lanete uğradıkları söylenir.
Sinners, Abd’nin yakın geçmişi ile ilgilidir ve siyah kültürünün/topluluğun çıkardığı değerlere vurgu yapmaktadır. Kısacası bu film Birleşik Devletler için, dünyanın geri kalanından çok daha önemli bir filmdir. Aslında bu gerçek, gişe rakamlarına da yansımıştır. Filmin gişesinin büyük kısmı yerel (Abd+Kanada) bilet satışlarından gelmiştir. dolayısıyla bu filmi akademinin görmezden gelmesi pek de kolay değildir. Günahkarlar mutlak surette ödül sezonunun öne çıkan eserlerinden biri olacaktır. Öncelikle Altın Küre’de, daha sonra bu sene 98. ‘si düzenlenecek olan Oscar Ödül Töreni’nde alacağı bir çok adaylık ve ödülle geceye damga vuracaktır.
İşte değerli okur Sinners’ın taşıdığı sinema ruhu ve büyüsü böyleydi. Bu önemli filmi tüm sinema severlere tavsiye ederim. Çünkü bu eser, sinemanın gösterişli dönemlerine öykünen değerli bir yapım ve kullandığı sembolizmle beraber yaptığı eleştirisini, duyguları sömürerek değil, akılcı bir yolla yapıyor. Elbette bu eleştiri filmin değerini artırıyor. ayrıca filmin melez bir yapım olması ve türler arası geçişi başarıyla becerebilmesi de takdire şayandır. Tüm bunlar filmi, izleyici için farklı ve güzel bir deneyim haline getirip, “Mutlaka İzlenmesi Gereken Filmler” sınıfına dahil ediyor.
Yazar: Volkan Çağlayan


