Wadaean Julia (2023)
Savunma her zaman meşru mudur?
Mohamed Kordofani’nin ilk uzun metrajlı filmi Elveda Julia, Cannes Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından Sudan’ın En İyi Uluslararası Film dalında Oscar adaylığına layık görüldü. Film, bir adamın ölümüne istemeden sebep olan ve bu suçluluğun kefaretini ödemek için ölen adamın dul eşini evine hizmetçi olarak alan Mona’nın hikâyesini merkezine alıyor. Mona bu “yardım” kararının ardındaki gerçeği bir sır gibi saklarken, film savunma refleksinin ve iyi niyetli yalanların nasıl yıkıcı sonuçlara dönüşebileceğini sorguluyor.
Film, teknik biçimin önüne geçen derin bir toplumsal mesele anlatıyor; bu tür bir yaklaşım kurmaca sinemada riskli olabilir, fakat Elveda Julia bunu incelikli bir dille kurmayı başarıyor.
2005 yıllarının Sudan’ındayız. Başkent Hartum’da yaşayan, ekonomik olarak varlıklı sayılabilecek Arap bir çift: iş insanı Akram ve eski, bir zamanların ünlü şarkıcısı Mona. Ülkede Güney Sudanlı lider John Garang’ın ölümüyle sokaklar karışmış; gürültüler, yürüyüşler, silah sesleri Hartum’un gündelik atmosferini belirliyor. Bu çalkantının fail olarak görüldüğü grup ise Güneyli siyah Sudanlılar.
Sudan’ın Arap ağırlıklı kuzeyi ile siyah Afrika kökenli güneyi arasındaki sosyo-politik ayrım, film boyunca büyük bir arka plan resmine dönüşüyor. Irkçılık, din, sınıf ve siyaset birbirine dolanırken, hikâye iki kadının, Mona ve Julia’nın hayatındaki kırılganlıklardan ilerliyor: yoksulluk, ebeveynlik mücadelesi, evlilik içindeki baskılar ve iyi niyetli yalanların tetiklediği vicdani açmazlar.
Ülkenin etnik yapısına baktığımızda Sudan’ın büyük yüzölçümü, doğal kaynakları ve özellikle petrol zenginliği nedeniyle tarihin her döneminde sömürgeci güçlerin ilgisini çekmiş bir bölge olduğunu görüyoruz. Kuzeyde çoğunluğu Müslüman Araplar yaşarken, güneyde Afrika kökenli ve çoğunlukla Hristiyan topluluklar var. Bu kırılma hattı, yüzyıllardır dış güçlerin manipüle etmeye elverişli bulduğu bir zemin yaratmış. Dahası, ülkedeki Arap çoğunluğun kendisini “üstün” ve “daha medeni” görmesi, Güneyli siyah Sudanlıların sistematik biçimde aşağılanmasına ve ucuz iş gücü olarak sömürülmesine yol açmış.
Mona ve Akram çiftinin güvenlik önlemleri ,demir kapılar, ağır kilitler, bu gerilimin günlük hayata yansıması. Son saldırılarda komşularının arabasının yakıldığını görmeleri üzerine Akram bir pompalı tüfek satın alıyor. Bu sırada Mona, kocasının yasaklaması nedeniyle uzak kaldığı müziğe duyduğu özlemi hepten bastırmak zorunda. Bir dönem ayrılmış olan çift, Mona’nın “bir daha şarkı söylemeyeceğine” dair verdiği sözle yeniden birleşmiş. Ataerkil baskının yoğun olduğu Müslüman toplumlarda sıkça gördüğümüz biçimde kadınlar, kamusal alanlarda örtünmekten meslek seçimlerine kadar kocalarının mutlak kontrolü altındalar.
Bir gün Mona, arabasında müzik dinlemek için dışarı çıkar ancak konser iptal edilmiştir. Geri dönmek üzere arabasına bindiğinde, şarkı söyleme teknikleri üzerine bir dersi dinlerken virajda bir çocuğa çarpar. Tam çocuğa bakmak için arabadan inecekken çocuğun babasının koşarak geldiğini görür ve paniğe kapılıp arabayı kilitleyerek kaçar. Baba motosikletine atlayıp Mona’yı takip eder. Mona, telaş içinde kocasını aradığında Akram ona doğrudan eve gelmesini söyler. Adamın peşinden geldiğini gören Akram hiçbir şey sormadan, sadece “bir Güneyli” olduğunu varsayarak tüfeğini ateşler ve adamı öldürür. Olay daha sonra polisin yardımıyla örtbas edilir; Güneyli bir siyahın ölümü için soruşturma bile açılmaz.
Ölen adamın eşi Julia ve oğulları Daniel, şehrin dışındaki yoksul bir gettoda yaşayan birçok Güneyli aileden biridir. Kocasının kaybolmasıyla Julia geçimini pazarda sattığı küçük ürünlerle sağlamaya çalışır. Mona ise büyük bir vicdan azabıyla kıvranmaktadır. O kazaya sebep olmuş, peşinden gelen adam da kocası tarafından öldürülmüştür. Gerçeği Akram’a söyleyemeyen Mona, polise rüşvet vererek Julia’nın adresini öğrenir ve pazarda elindeki tüm ürünleri ederinden fazla ödeyerek satın alır. Ardından Julia’ya ev işlerinde çalışma teklif eder.
Julia ve Daniel kısa sürede Mona’nın evine yerleşir. Mona, Julia’ya yüksek bir ücret öder, Daniel’i özel bir okula yazdırır, Julia’nın üniversiteye başlama hayalini bile gerçekleştirmesine yardımcı olur. Ancak bu cömertliklerin arkasında saklanan gerçek giderek ağırlaşan bir yalan ağına dönüşür. Julia üniversitede Güney Sudan’ın bağımsızlığı için çalışan ayrılıkçı gruplarla tanışır ve lider Ager ile duygusal bir yakınlık kurar. Daniel’in bir gün komşunun motosikletini görüp tanıması ise sessiz dengeyi bozan ilk işarettir.
Gerçekler er ya da geç gün yüzüne çıkacaktır. Sudan’da yapılan seçimlerde Güney Sudan bağımsızlığını ilan eder ve ardından iki ülke arasındaki etnik nüfus hareketleri başlar. Akram gerçeği öğrendiğinde Mona’yı terk eder. Mona ise bir valizle Julia’nın kapısını çalar.
Filmin en güçlü tarafı, 2005–2010 yılları arasındaki Sudan gerçekliğini politik ve kültürel bağlamıyla birlikte yeniden düşünmeye alan açması. Dünya genelinde çoğu zaman “mağdur” olarak görülen Arapların, güç sahibi olduklarında nasıl rahatlıkla ırkçılığa başvurabildiğini gösteriyor. Irkçılık, üstünlük iddiası ve “ötekini” değersizleştirme yalnızca Batı’ya özgü değil; gücü elinde tutan herkesin kolayca yeniden üretebileceği bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Film aynı zamanda kadınların ataerkil toplumlarda nasıl sistematik biçimde bastırıldığını da rahatsız edici ama gerçekçi bir dille aktarıyor.
Filmin eleştirilebilecek yönlerinden biri, Sudan’daki bölünmenin arka planında yer alan ve ülkeyi istikrarsızlaştıran Batılı aktörlere hiç değinmemesi. Bu yokluk, kimi izleyiciler için filmin politik bağlamını eksik bırakıyor.
Yönetmenin sinemasal tercihleriyse büyük ölçüde etkileyici: Bazı sahnelerde yavaş yakınlaştırmalarla kurulan uzun planlar hem tedirginlik yaratıyor hem de duygusal yoğunluğu yükseltiyor. Gerilim özellikle ilk yarıda Mona’nın etik ikilemlerinden besleniyor. Akram’ın keskin önyargıları ve siyah Sudanlılara karşı küçümseyici tavrı, tehlikeli bir yalan zincirine dönüşecek çatlağı yaratıyor.
Elveda Julia, Sudan’ın sosyo-politik kırılganlığını iki kadının ilişkisi üzerinden çarpıcı bir biçimde sembolize ediyor. Kordofani karakterlerini üç boyutlu bir şekilde kurarken, ırkçılık, suçluluk, annelik ve vicdan kavramlarını hikâyeyi gölgelemeyecek bir dengeyle işliyor. Pierre du Villiers’in sinematografisi ise renk paleti, tozlu sokakları ve güneşin altında titreyen şehir görüntüleriyle filmin etkileyiciliğini artırıyor.
Melankoli ve umut arasında salınan tonuyla film, niyetlerin iyi olduğu durumlarda bile yalanların ve güvensizliğin nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini göstermeyi başarıyor. Sudan sineması için de uluslararası çapta görünürlük sağlayan önemli bir adım niteliğinde.
Mohamed Kordofani havacılık mühendisliği yapan Sudanlı bir Arap olsa da ilk yönetmenlik denemesinde kendine özgü bir sinemasal dünyayı başarıyla kuruyor. Her ne kadar senaryoda bazı zayıf anlar bulunsa da güçlü oyunculuklar ve sağlam rejisi filmi değerli kılıyor. Elveda Julia, ırkçılık ve kadınların toplumsal konumu üzerine güçlü, etkili ve samimi bir çalışma.
Yazar: Ruşen Ertan
Editor: Nil Birinci


