On Falling (2024)
Avrupa’nın Beyaz Ötekisi
Portekizli yönetmen Laura Carreira’nın ilk uzun metrajlı filmi On Falling, Avrupa’daki yeni işçi sınıfının görünmeyen anatomisini sessiz ama çarpıcı bir perspektifle anlatan sosyal gerçekçi bir film.
Baş karakter Aurora, Portekiz’den İskoçya’ya gelmiş bir göçmen işçidir. Bu konum, onu hem ekonomik hem de kültürel anlamda “öteki”nin sınırına yerleştirir. En hakiki Beyaz Avrupalı, daha az Avrupalı gördüğünü ötekileştirmiştir. On Falling, yalnızca bireysel bir izolasyon öyküsü değil, aynı zamanda modern çalışma hayatının görünmeyen ağırlıklarını da yüzümüze çarpan bir film. Yabancı bir dil, geçici kontratlar, kiralık odalar, sınırlı dostluklar. Dijital kapitalizmin silikleştirdiği işçiler…Avrupa’nın kendi beyaz işçisini sessizce ötekileştirdiği bu yeni düzenin yalın ama bir o kadar da sarsıcı hikâyesi.
Son yıllarda Avrupa sineması, sınıf meselesini artık dışarıdan değil, içeriden: gündelik hayatın sıradan mekanları ve görünmez emek biçimleri üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu yeni dalga, Ken Loach’un mirasını sessiz bir biçimde sürdürüyor; ancak Carreira gibi genç yönetmenler, onun doğrudan politik tonunu minimal bir gözleme dönüştürerek yeniliyorlar. Loach’un I, Daniel Blake ve The Old Oak filmlerinin yapımcısının imzasını taşıyan On Falling, bu anlamda hem tematik hem üretimsel bir devamlılık kuruyor: emeğin onurunu savunurken, bu kez mikro ölçekte bir kadının iç dünyasına odaklanıyor.
Portekizli Aurora, İskoçya’da ucuz iş gücüne dönüşmüş bir “iç göçmen”; rengiyle değil, geldiği yerle ötekileştirilmiş. Carreira, Avrupa’nın kendi insanını sessizce dışladığı bu yeni sömürü biçimini sade, soğuk ve insani bir dille gösterir — ötekileştirmenin artık tenle değil, coğrafyayla belirlendiği bir çağın portresini çizer. Beyaz olmanın ayrıcalık olduğu fikri çöker; Carreira “ötekiliği” ten rengine değil, ekonomik kırılganlığa bağlar.
Laura Carreira’nın politik sezgisi oldukça keskin. “Öteki” olmayı ırksal bir temelden değil, Avrupa içindeki ekonomik sömürü üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu nedenle On Falling, klasik göçmenlik sinemasından ayrılır; Aurora siyahi ya da Asyalı değildir — o, “beyaz öteki”dir. Carreira’nın gösterdiği, Avrupa’nın artık kendi içinden yeni “koloniler” yaratmaya başlamış olmasıdır: yasal olarak eşit ama ekonomik olarak değersiz bedenlerin kolonileri.
Bir tedarik zincirine ait depoda sipariş toplayıcı olarak çalışan Aurora’nın zamana karşı yarışı Modern Zamanlar’ı hatırlatır; o günün bant sistemi bugün yerini dijital tarayıcılara bırakmıştır. Dayanışmadan çok yalnızlığın örgütlendiği, emeğin insanlıktan soyutlandığı bu soğuk, gri koridorlarda Aurora da mekanik bir varoluşa hizmet eder. On Falling, göçmenliğin yalnızca geçim meselesinden ibaret olmadığını değil, aynı zamanda sosyal kopuş, kimlik kaybı ve içsel yalnızlıkla örülü bir deneyim de olduğunu gösterir. Yabancı bir dilde var olmaya çalışmanın, dar bir çevreye sıkışmanın ve aidiyet duygusunu yitirmenin ağırlığı, film boyunca Aurora’nın sessizliğinde yankılanır.
İsmi, güneşin doğuşundan az önce oluşan aydınlık, umut ve yenilenme anlamına gelse de Aurora, mesai saatlerinin uzunluğu yüzünden gün ışığını hiç görmez; sabah kör karanlıkta işe gider, akşam zifiri karanlıkta döner. Adı ışıktır ama kendisi hep karanlıktadır. Bu ironi, Avrupa’nın kendi “Aydınlanma” mitinin çöküşünü de simgeler. O artık şafağın tanrıçası değil, ışığını kaybetmiş bir çağın işçisidir. Carreira bu ironiyi kullanarak “refah Avrupa”sının karanlık yüzünü görünür kılar; ilerleme ideali gün ışığına değil, floresan lambalarının cılız gücüne mahkumdur. Her gün tekrar eden yorucu vardiyaların, kimsenin birbirinin yüzüne bakmadığı, cep telefonlarının eşlik ettiği kısacık molaların ve monoton sohbetlerin arasında Aurora bu depoda sıkışıp kalmıştır.
Bu düzen, modern Avrupa’nın gig ekonomisine dönüşmüş iş kültürünün de ucube bir yansımasıdır: “esneklik” söylemiyle maskelenen güvencesizlik, Aurora’nın bedeni üzerinden işler. Çalışan artık bir birey değil, geçici bir fonksiyon, algoritmik bir verimlilik parçasıdır. Giorgio Agamben’in Homo Sacer kavramı bu tabloyu daha da karanlıklaştırır: Aurora artık yurttaş değil, sistemin idare ettiği bir biyolojik süreçtir. Agamben’in dediği gibi, “modernliğin krizi, yaşamın sadece yaşatılacak bir şeye indirgenmesidir.” Aurora’nın varlığı da bu cümlenin sinemasal karşılığıdır. Avrupa hâlâ yaşamı kutsar ama o yaşamın neye benzediğini artık kimse sormaz.
Başta yalnız bir göçmen kadının hikâyesi gibi görünür; ama zamanla, sistemin içinde kimliği ve öznesi çözülmüş bir insan figürüne evrilir. Aurora işini sessizce ve amirlerini hoşnut kılacak hızda yapmakta, kurallara uymaktadır — sistem için tam da biçilmiş kaftandır. Ancak film ilerledikçe Aurora’da, filme de adını veren bir “düşüş” başlar. Sadece fiziksel değildir bu düşüş: Hayatı yalnızca çalışmaktan ibaret olabilen Aurora için yaşam, adeta Sisifos Söyleni gibidir. Aidiyetin yerini geçicilik, emeğin yerini mekanik tekrar, topluluğun yerini ise yalnızlık almıştır; kimliği usul usul aşınmaya başlar. Aurora’nın yaşadığı şey yalnızca fiziksel yorgunluk değil, aynı zamanda varoluşsal bir askıda kalma hâlidir. Görüntü yönetmeni Karl Kurten, depoyu bir labirente dönüştürerek mekanik düzen içinde kaybolmuş bir insanın iç dünyasını kusursuz biçimde yansıtır. Aurora’nın bedeni, bu yeni Avrupa düzeninde hem üretim aracına hem de sömürünün sessiz yüzüne dönüşür.
Hannah Arendt, İnsanlık Durumu’nda modern insanın emeğiyle kurduğu dünyanın aynı zamanda kendi özgürlüğünü yok eden bir kapan olduğunu söyler. Aurora, Arendt’in animal laborans — “çalışan hayvan” — kavramını hatırlatır: yalnızca yaşamak için üreten, ama bu üretim içinde insanlığını yitiren varlık. Arendt, işçiyi mekanik bir emek gücüne indirgemenin kapitalizmin ideolojik tuzağı olduğunu vurgular; çünkü böylece insan özgürlüğünü değil, yalnızca hayatta kalma becerisini koruyabilir. Bu nedenle emek alanı, özgürlüğün en dar biçimde mümkün olduğu yerdir. Aurora’nın depodaki varlığı, bu düşüncenin somut karşılığıdır: sürekli çalışan ama hiçbir karar alamayan, üreten ama görünmeyen bir animal laborans.
Bu biyopolitik düzenin içinde en acısı ise ip motifidir. Aurora’ya sürekli gelen ip siparişleri, yaşama isteğinin çoktan sönmüş olduğu bir dünyanın sessiz işaretidir. Bu siparişler yalnızca bir ürün talebi değil, insanın kendi varoluşuna duyduğu inancın kaybının somut izleridir. Her biri, görünmez bir umutsuzluğun, hayatın neden sürdüğünü artık kimsenin bilmediği bir çağın kayıtlarını andırır. Başlangıçta bu siparişler Aurora’nın dikkatini çekmez; ama insanların yaşamanın ağırlığından kurtulmak için onları sipariş ettiğini sezdiğinde, sessiz bir direnç gösterir. Küçük ama anlamlı bir müdahaledir bu.
Carreira, tüm film boyunca kamerasını bir gözlem aracı değil, bir teşhis aleti gibi kullanır; bugünün insanının köksüzleşmiş varoluşunu klinik bir soğukkanlılıkla görünür kılar ve beyaz Avrupalı izleyicinin konforlu mesafesini sessizce yerle bir eder.
On Falling, günümüz Avrupa’sının suskun çığlığıdır; üretimin, ilerlemenin ve refahın uğultusu arasında kaybolan bireyin hikâyesi. Carreira, Aurora’nın sessizliğinde bir çağın tükenmişliğini duyar gibi olur; film, izleyiciyi yalnızca bir işçinin değil, modern insanın da kırılgan varoluşuna bakmaya zorlar. Bu nedenle On Falling, yalnızca sosyal gerçekçi bir film değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi vicdanıyla yüzleştiği bir aynadır. Aurora’nın düşüşü, bir bireyin değil, bir uygarlığın sessiz çöküşüdür.
Berrin Okçu


