Lady Bird (2017)
Greta Gerwig’in, senaryosunu Noah Baumbach’la birlikte kaleme aldığı ve başrolünde yer aldığı Frances Ha (2012) ile Bayan Amerika (Mistress America, 2015) filmlerinden aşina olduğumuz anlatı evreni, Uğur Böceği (Lady Bird, 2017) ile daha kişisel, daha içe dönük ve açıkça otobiyografik bir biçimde genişler. Gerwig’in tek başına yönettiği ilk uzun metrajı olan film, emprovize hissi veren bol diyaloglu senaryosu, kendine özgü mizahı ve sade estetiğiyle klasik bir “büyüme hikâyesi” çerçevesine yerleşir.
Filmin en güçlü tarafı, kuşkusuz anne–kız ilişkisinin çok katmanlı biçimde ele alınışıdır. Baskıcı, kontrolcü ama bir o kadar da sevgi dolu bir anne figürü ile asi, yer yer kırıcı, yer yer savunmasız bir genç kızın çatışması; yalnızca bir kuşak meselesi olarak değil, bağlılık ile bireylik arasındaki gerilim üzerinden okunur. Gerwig, bu ilişkiyi melodram tuzağına düşmeden, gündelik çatışmaların içinden kurar. Sevginin ifade edilemediği anlar, iyi niyetin yanlış kelimelerle yaralayıcı hâle gelmesi, anne–kız arasında sürekli ertelenen bir duygusal uzlaşma… Film, bu psikolojik altyapıyı son derece sahici bir yerden yakalar.
Ancak Lady Bird, yalnızca anne–kız dinamiğine sıkışmaz. Baba–anne ilişkisi, ağabey ve onun sevgilisiyle kurulan mesafeli bağ, sınıfsal yetersizlik hissi, okul ortamındaki hiyerarşiler… Tüm bu yan ilişkiler, Lady Bird’ün dünyasını tamamlayan ve karakterin “ait olamama” hissini derinleştiren unsurlar olarak işlev görür. Özellikle babanın kırılganlığı ve görünmezliği, filmdeki duygusal dengeyi sessizce belirler.
Lady Bird’ün asıl mücadelesi, adında somutlaşır: Kendi ismini seçme arzusu, yalnızca bir ergenlik inadı değil; kimliğini yeniden adlandırma, kendini yeniden kurma çabasıdır. İlk hayal kırıklıkları, ilk kalp acıları, ilk başarısızlıklar ve sürekli ertelenen “olduğunu hissetme” hâli, filmin omurgasını oluşturur. Gerwig burada yetişkinliğe geçişi yüceltmez; aksine, bu sürecin matah olmayan, dağınık, utandırıcı ve eksik taraflarını görünür kılar.
Filmin anlatısında dikkat çeken bir diğer unsur ise bilinçli biçimde kurulan ikiliklerdir. İki yakın arkadaş, iki hayal kırıklığıyla sonuçlanan aşk, iki okul kabulü, iki farklı sınıfsal ihtimal… Bu ikilikler, Lady Bird’ün sürekli seçim yapmaya zorlanan bir karakter olduğunu vurgular. Ancak bu seçimlerin hiçbiri tam anlamıyla özgür değildir; her biri maddi koşullar, aile bağları ve içselleştirilmiş beklentiler tarafından sınırlandırılır. Film, bu yapısal ikiliği tematik olarak destekler; fakat bu altyapı, görsel ve sinematik düzlemde yeterince derinleştirilemez.
Tam da bu noktada Lady Bird’ün temel açmazı ortaya çıkar. Senaryodaki gerçekçilik ve karakter derinliği, yönetmenlik düzeyinde karşılığını bulamaz. Film, duygusal olarak dürüst ve samimi olmasına rağmen, sinematik bir risk almaktan kaçınır. Kamera dili, mizansen ve ritim, anlatının potansiyelini genişletmek yerine güvenli bir alanda dolaşır. Gerwig’in metinsel gücü, sinemasal bir imzaya dönüşemez; izleyici, hikâyeye yakın hisseder ama filmle derin bir estetik ilişki kuramaz.
Lady Bird, bugün Greta Gerwig’in geldiği noktadan geriye bakıldığında, kusurlarını daha görünür kılan ama anlamını da genişleten bir eşik filmi olarak okunabilir. Gerwig’in Cannes Film Festivali jüri başkanlığına uzanan kariyer hattı düşünüldüğünde, film bir “varış”tan çok, sinema dünyasının onun temsil ettiği potansiyele açtığı bir kredinin ilk kullanımı gibidir. Anlatı kurma becerisi ve kalbe dokunan duygusal sezgisiyle güçlü bir zemin sunan Lady Bird, aynı zamanda bu sezginin henüz cesur ve belirgin bir sinema diline dönüşmediğini de açık eder. Bugün Gerwig’i çağdaş Amerikan sinemasının merkez figürlerinden biri yapan özgüvenli estetik ve politik bilinçli tercihler, bu filmde tam karşılığını bulmaz; ancak tam da bu temkinlilik, Lady Bird’ü zayıf bir denemeden ziyade, gelecekte aşılmayı bekleyen, samimiyeti kadar sınırlarıyla da anlam kazanan bir başlangıç noktası hâline getirir.
Sonuç olarak Lady Bird, güçlü karakter yazımı, sahici ilişkileri ve samimi tonu sayesinde etkileyici bir büyüme hikâyesi sunar. Ancak bu etki, daha çok senaryonun ve oyunculukların başarısından kaynaklanır. Film, anlattığı kimlik arayışı kadar cesur bir sinema dili geliştiremez. Lady Bird’ün kendini bulma çabası ne kadar gerçekse, filmin sinemasal ifadesi de o kadar temkinlidir. Gerwig’in hikâye düzeyinde kurduğu kalbe dokunan gerçekçilik, görsel anlatıyla yeterince beslenemediği için, Lady Bird izleyicisini güçlü bir yakınlık duygusuyla ama tamamlanmamış bir sinema deneyimi hissiyle baş başa bırakıyor.
Yazar: Zehra Eda Sert


