///

Mamlaket al-qasab (2025)

Mamlaket al-qasab (2025)

Hasan Hadi

| Dram | 105′

Irak| Amerika Birleşik Devletleri| Katar

Baneen Ahmad Nayyef | Waheed Thabet Khreibat|

Sajad Mohamad Qasem 

Ödüller & Adaylıklar

11 Ödül, 10 Adaylık

The President's Cake (2025) - IMDb

The President’s Cake: Ekmek Bulamıyorsanız Pasta Yiyin

Irak’ın güneyindeki bataklıkların üzerinde sabah sisi ağır ağır açılırken, suların içinden yükselen kamışların kımıldayışında bir hafıza titreşir: bastırılmış, kurutulmuş, yok edilmeye çalışılmış bir coğrafyanın inadına yaşayan kalbi. Yönetmen Hussein Hadi, The President’s Cake’i tam bu hüzünlü nabızda kuruyor. Çocuk bir kız çocuğunun, Lamia’nın telaşla nefes alan küçük omuzlarında koskoca bir ülkenin açlık tarihi birikir.

Bir öğretmen, masum bir sınıf görevi ve rejimin başına kondurulan doğum günü pastası… Pastanın kendisi yok; ama onun hayaleti, herkesin evine çökmüş gibi. Film, “pasta” kelimesinin boğazda bıraktığı o acı tadı yeniden diriltiyor: gerçekte ulaşılmaz, neredeyse masalsı, bizlere bugün fazla tanıdık gelen bir lüks.

Gündelik hayatta ekmek yokken pastadan söz etmek, yalnızca tarih kitaplarının sararmış sayfalarında kalan bir alıntı değil. Ama biz bu sözün gölgesini en çok Rousseau’nun anlattığı o anonim prensesin dudaklarında görmeye alıştık:
“Ekmek bulamıyorlarsa brioche yesinler.”

Yüzyıllar boyunca Marie-Antoinette’nin kaderine yakıştırıldı bu cümle. Oysa gerçekte kime ait olduğu önemsiz. Sözün gücü, söyleyeninde değil; söylenenin acımasızlığında yatıyor.

Lamia’nın dünyasında bu söz, artık ironik değil; ölümcül. Pasta yapacak un yok, yumurta yok, şeker yok. Ama sadakat göstermek zorunlu. Küçücük bir çocuk, devletin arzularını doyurmak için kendi açlığından vazgeçmek zorunda. Film bize tam da bunu hissettiriyor: yoksulluğun yalnızca bir ekonomik durum değil, bir varoluş biçimi olduğunu.

Yönetmen kamerayı bataklık evlerinin içine soktuğunda, ocağın başında kaynayan suyun üzerinde yükselen buhar, hem çorbasızlık hem çaresizlik. Büyükannenin avuçlarında ufalanan hurmalar, yalnızca bir “date cake” değil; ambargoyla boğulmuş bir toplumun hayatta kalma jesti. Bazen bir mum iliştirilen, ama asla pasta olmayan bir hatırlatma: Gerçek açlık, en çok çocukların hayallerinde açılır.

Filmin belki de en vurucu yanı, tarihsel bir olayı ahlaki ağırlığıyla değil, sessizliğin içinde saklı gündelik anlarla anlatması. Koridorlarda gezinip duran askeri gölgeler, dükkanların kapısındaki kasvet, insanların iki dudağı arasına sıkışmış korku… Hepsi birbirine eklemleniyor ve “başkanın pastası” bir rejimin grotesk fantezisine dönüşüyor.

Hadi’nin bataklıkları seçişi ise sessiz bir manifesto:
Saddam gitti, bataklıklar kaldı.
Doğa geri döndü, su yeniden nefes aldı; ama geçmişin ağırlığı hala insanların omuzlarında.

Bugünün dünyasında, yaptırımların çoğu zaman diktatörleri zayıflatmaktan çok güçlendirdiğini düşünürsek, film bir zaman makinesi olmanın ötesinde: acı bir uyarı. Açlık, bir ülkenin en temel direncini kırmak için kullanılan en eski mekanizma. Ve bu mekanizma, her coğrafyada, her çağda çocukların üzerine daha çok yük bindiriyor.

The President’s Cake, bir pastanın etrafında dönen bir hikaye gibi görünse de aslında şunu fısıldıyor:
Bazı toplumlar için pasta talep etmek değil, ekmek bulmak bile devrimci bir harekettir.

Ve belki de bu nedenle, filmi izlerken seyircinin aklına hep aynı cümle takıldı:
“Ekmek bulamıyorsanız pasta yapın da yiyelim.”
Ne kadar tanıdık, ne kadar uzak, ne kadar can yakıcı.
Çünkü biz, dünyanın farklı köşelerinde “pasta”yı hala bir lüksün değil, bir çöküşün ironisi olarak tüketiyoruz.

Bu film, bize yalnızca Irak’ın değil, tüm insanlığın açlıkla, adaletsizlikle ve iktidarın hoyratlığıyla nasıl yüzleşemediğini hatırlatıyor. Gerçek pasta hala bir hayal; ama ekmek arayışı hiç bitmiyor.

Yazar: Nil Birinci

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.