Un Poeta (2025)
Un Poeta: Gerçekliğin Kırılma Noktasında Bir Sanat Eleştirisi Deklarasyonu
Simón Mesa Soto’nun A Poet (Un Poeta) filmi, Kolombiya’nın Medellín sokaklarında hayatını sürdüren kırılgan, melankolik hatta işe yaramaz denilebilecek bir şairin hayatını konu alıyor. Film, ömrünün büyük kısmını kendi üretken gençliğinin hayaletiyle yaşayan Oscar Restrepo’nun portresi üzerinden açılıyor: üretmeye dair inancını yitirmiş, yılların ağırlığını omuzlarında taşıyan, hala hayatını sürdürebilmek için annesinden aldığı harçlıklara muhtaç, başarısızlığının sessiz çürümesiyle içten içe kavrulan bir adam.
Óscar Restrepo: alkol, yanlızlık ve hayal kırıklığıyla örülü bir yaşamın ortasında. İşsiz ve çalışmaya hevesi kalmamış; boşanmanın yükünü omuzlarında taşıyan, kızıyla mesafeli ve soğuk bir ilişki sürdüren, hasta ve yaşlı annesinin hem maddi hem de manevi muhtaçlığı altında ezilen Óscar, hem geçmişiyle hem de şair olmanın getirdiği absürt beklentilerle hesaplaşmaya çalışıyor.
Oscar’ın günleri özgüvensizlik ve karşılanmamış beklentiler arasında salınırken, genç bir öğrencinin—Yurlady’nin— hayatına girişiyle; üretim hayalleri, bu genç kız üzerinden, kendini gerçekleştirme çabasına dönüşüyor.
Dünya prömiyerini 2025 Cannes Film Festivali’nin Un Certain Regard bölümünde yaparak Jüri Ödülü’nü kazanan ve Kolombiya’nın Oscar aday adayı seçilen bu yapım, teknik başarısı, akıllıca yazılmış hiciv dolu senaryosu ve eleştirel cesaretiyle dikkatleri üzerine çekiyor. Soto’nun bu filmi, yalnızca bir şairin tükenmişlik hikâyesi değil; sanatın kimlerin elinde, hangi koşullar altında şekillendiğine dair sakin ama son derece keskin ve hiciv dolu bir düşünsel yolculuk.
Yönetmen Simón Mesa Soto’nun ilk uzun metrajından sonra sinemayı bırakma eşiğine geldiğinde kendinin “en kötü versiyonu” hayal etmeye başlayarak yarattığı travmatik bir ihtimalden yola çıkıyor senaryoyu yazarken. Bu detay A Poet’i sadece bir karakter incelemesi değil, aynı zamanda sanat ve sanatçı kimliği üzerine derin bir meta-eleştiri deklarasyonu yapıyor. Simón Mesa Soto’nun A Poet ile kurduğu sinemasal evren, yalnızca bir karakter trajedisini değil, bizzat yönetmenin kendi yaratıcı krizinin, mesleki tükenmişliğinin ve sanat üretme koşullarıyla hesaplaşmasının alegorik bir izdüşümü.
Óscar, yaratıcı sürecin sancısı ve kişisel hayatının sorunlarıyla boğuşurken, genç ve yetenekli Yurlady ile karşılaşması, yaşlanmanın getirdiği pişmanlıklarla üret-e-memenin sancısını taşıyan Óscar için bir kaçış haline geliyor. Yurlady’nin potansiyelini destekleme çabası, hızla öğretici sayılmayacak çıkarcı bir alışverişe dönüşüyor.
Mockumentary dokusu: Gerçeklik hissini kırarak derinleştiren estetik
Soto’nun kamerası, bu ikilinin yakınlaşmasını belgesel tadında, bazen dürtüsel bazen mesafeli ve objektif bir bakışla izliyor. Yurlady ile Oscar arasında kurulan ilişki, öğretmen-öğrenci olmaktan çok; ihtiyaç, eksiklik, arzu, ilgi ve karşılıklı fayda arasındaki tuhaf bir dengede dolaşıyor. Film, bir yandan üretemeyen bir şairin genç bir yeteneği keşfetme çabasını anlatırken, diğer yandan genç bir kızın sesi nasıl politik, estetik ve sınıfsal güç ilişkilerine çekilip yeniden biçimlendirildiğini gösteriyor.
Simón Mesa Soto’nun bakışı, onu sadece bir hikaye anlatıcısı değil, aynı zamanda bizzat bir eleştirmen konuma getiriyor. Soto’nun kamerası, Karakterlerini bazen dürtüsel (hand-held), bazen mesafeli ve objektif bir gözle takip ediyor. Filmin yaklaşık 30 günde tamamlanan çekimlerinde Super 16mm formatının kullanılması ve amatör oyuncuların sezgisel performansları (özellikle Óscar’ı canlandıran, yönetmenin arkadaşının dayısı), yapıma dokulu ve dokunaklı bir gerçeklik katıyor.
Bu teknik tercihler—hand-held kamera hareketleri, ani zoom in/zoom out’lar ve belgeselvari anlatım dili—birleşerek filme belirgin bir mockumentary (sözde-belgesel) dokusu kazandırıyor. Medellín’in ışığı, gürültüsü, sıcaklığı ve sert gerçekliği, Super 16mm’nin grenlerinde yeniden hayat buluyor; sokaklardaki çıplaklık ile sanat dünyasının idealize edici bakışı aynı çerçeve içinde çarpışıyor. Bu doku, izleyicinin gerçeklik algısını bilinçli bir şekilde kırarak, perdedeki kesitin gerçek hayattan bir an olduğu hissini aşılıyor.

Bu görsel kırılma noktası, filmin ana temasıyla kusursuzca örtüşüyor: A Poet, mizah ile trajedi, gerçek ile kurmaca, kayboluş ile yaratıcılık arasında salınan bir hikaye kuruyor. Soto’nun muazzam sinematografisi, hem Óscar’ın melankolik yalnızlığına hem de Yurlady ile kurduğu ihtiyaç, eksiklik, arzu ve karşılıklı fayda arasındaki tuhaf dengeye yoğunlaşıyor. Film, bir yandan üretemeyen bir şairin genç bir yeteneği keşfetme çabasını anlatırken, diğer yandan genç bir kızın sesinin nasıl politik, estetik ve sınıfsal güç ilişkilerine çekilip yeniden biçimlendirildiğini gösteriyor. Her karede, Kolombiya’nın Medellín şehrinin çiğ gerçekliğiyle sanatın idealizmi çarpışıyor; absürd, trajik ve mizahi tonlar ustalıkla birbirine karışıyor.
Sanatın politik pazarlanması: Yurlady’nin sömürülmesi
Soto’nun en keskin eleştirisi, alt sınıftan gelen yetenekli lise öğrencisi Yurlady üzerinden kuruluyor. Yurlady’nin şiiri gerçekten güçlü; fakat Avrupa foncuları, Kolombiya’nın elit edebiyat çevreleri ve kültürel sermayeyi elinde tutan sanat camiası, onun sanatını yalnızca kendi politik çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde sahipleniyor. Hatta uyumlu hale getirmek için genç kızın üzerinde baskı oluşturuyor. Yurlady’nin sanatını icra etmesi, Kolombiyalı elitist şairler ve Avrupalı fon sağlayıcılar tarafından anında ele geçirilip politik bir zemine çekilmeye zorlanıyor.

Yurlady’nin ten rengi, sosyo-ekonomik seviyesi ve eğitim/gelir eşitsizliği gibi politik kodlarla yorumlanması, sanatın estetik değerinden çok, “ötekileştirilmiş” kimlik üzerinden nasıl metalaştırıldığını gösteren bir ironi yaratıyor. Ondan beklenen şey “iyi şiir” değil; dezavantajlı durumlarını dramatize etmesi. Film bu noktada ustalığını konuşturuyor: Soto, eleştirisini yalnızca hikâyeyle değil, filmin bütün görsel ve anlatısal dokusuyla kuruyor.
Yurlady’yi yoksul bir kız olarak konumlayıp onu yine bu pozisyondan alkışlayan sistem, aynı anda hem ötekileştiriyor hem romantize ediyor. İşte ironinin en parlak anı da burada: Yurlady var oldukça değil, Yurlady “mağdur’’ oldukça sanat çevrelerinde delicesine alkışlanıyor.
Oscar’ın melankolisi ve üretim acizliği
Filmin ikinci güçlü eleştiri hattı ise Oscar’ın karakteri üzerinden işliyor. Oscar bir şair, evet — ama aslında yalnızca şair olmaya çalışan bir adam. Bir baba değil. Bir oğul değil. Bir yetişkin değil. Ve, belki en önemlisi: bir üretici hiç değil.
Oscar bir romanın, bir şiirin, bir filmin içindeymiş gibi yaşarken, yaşamı tamamen performatif bir sanatçı kimliğine hapsediyor. Gerçek hayatın sorumluluklarını terk edip “şair olma” fikrini kendine ilahi bir koruma kalkanı haline getiriyor. Parazitliğe varan bağımlılık, sürekli melankoli, kronik üretimsizlik; tüm bunlar onu koltuğunda çürüten bir kabuğa dönüşüyor.

Ve sonra Yurlady çıkıyor… Oscar kendi üretimsizlik acısını onun üzerinden telafi etmeye, genç kızın yeteneğini kendi vasatlığının çıkış kapısı olarak kullanmaya başlıyor. Bu, filmdeki en acımasız ama en doğru okumalardan biri: başaramayan sanatçının, başkası üzerinden kendini gerçekleştirme girişimi.
Yurlady’nin karakter gelişiminin yüzeysel kalması
Filmin bu bütünsel eleştiriyi, sadece konuyla değil, her kamera hareketi ve atmosferiyle gerçekleştirmesi takdire şayan. Ancak, bu kadar keskin bir eleştirinin odağındaki ikili ilişkinin derinliği, maalesef arzulanan doygunluğa ulaşamıyor. Aralarında bir bağ kurulduğu söylenmesine rağmen, bu bağ çoğunlukla ekonomik karşılıklar üzerinden ilerliyor: Yurlady için Oscar’ın sağladığı ihtiyaçlar ve istekler var, ancak duygusal katmanlar sınırlı kalıyor. Aslında bu, filmin başlangıcı için gayet makul ve mantıklı bir tercih; ancak ilişki bir adım ileri gitmeden, yalnızca bu düzlemde kalıyor.
Oysa Yurlady, ailesi tarafından çoğu zaman yok sayılan, ablasının çocuklarına ebeveynlik yapmak zorunda kalan, ilgiye aç fakat temkinli bir çocuk. Oscar’ın ona sunduğu — sağlıksız bile olsa — ilgi, destek ve dinlenmişlik hissi, 15 yaşındaki zor durumda bir genç için çok daha güçlü bir bağa dönüşebilirdi. Film bu potansiyeli kullanmakta biraz çekingen kalıyor.
Oysa, ailesi tarafından çoğu zaman görmezden gelinen, yeğenlerine ebeveynlik yapmak zorunda kalan 15 yaşındaki Yurlady için, Óscar’dan gelen ve tamamen sağlıklı olmasa da “babalığa yakın” bu ilgi, hem ihtiyaçlarının karşılanması hem de hak ettiği çocuksu ilgiyi görmesi açısından, filme derin bir bağ kurmaya yeterli bir done sunuyor. Filmin, Yurlady’nin bu duygusal ihtiyacına ve kırılganlığına daha fazla odaklanmaması, filmin eleştirel zeminini ise duygusal bir trajediyle dengeleyebilmesini engelliyor.

Sonuç: Acımasız, Komik ve Gerçek Bir Sanat Eleştirisi
A Poet, sanat dünyasının ikiyüzlülüğüne, üretim baskısına, sanatçı egosuna ve kültürel sermaye ticaretine dair son yılların en keskin ama en eğlenceli filmlerinden biri oluyor. Simón Mesa Soto, hem Oscar hem Yurlady üzerinden kendi korkularını, başarısızlık ihtimalini ve sinema yapmanın sistemsel açmazlarını çarpıcı bir sinemasal dile dönüştürüyor. Filmin belgeselvari görsel dünyası ve kamerasıyla kırdığı gerçeklik algısı, bu bütün eleştirilerin kurgusal bir dünyaya değil, bizzat içinde yaşadığımız sisteme ve topluma yapıldığının altını çizerek manifesto niteliğini pekiştiriyor.
Yazar: Zehra Eda Sert


