Nuremberg (2025)
Amerikalı senarist ve yönetmen James Vanderbilt, daha önce Zodiac, The Amazing Spider-Man ve Truth gibi filmlerle ana akım sinema içinde politik ve tarihsel anlatılar kurmaya çalışan bir isim olarak biliniyor. Vanderbilt’in 2025 tarihli filmi Nuremberg, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından gerçekleştirilen ve Nazi Almanyası’nın üst düzey yöneticilerinin yargılandığı Nürnberg Duruşmalarını merkezine alıyor. Film, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaparak tarihsel adalet, savaş suçları ve uluslararası hukuk tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı; oyuncu performansları ve seçtiği bakış açısı üzerinden yoğun biçimde tartışıldı.
Nürnberg Duruşmaları sinema tarihinde ilk kez ele alınan bir konu değil. Bu bağlamda en bilinen örnek, Stanley Kramer’ın 1961 tarihli klasiği Judgment at Nuremberg. Spencer Tracy, Burt Lancaster, Judy Garland, Marlene Dietrich, Maximilian Schell ve Montgomery Clift gibi isimleri bir araya getiren bu film, konuyla ilgilenenler için hâlâ temel referanslardan biri olma özelliğini koruyor. Vanderbilt’in Nuremberg’i ise bu tarihsel mirası devralırken, anlatısını özellikle Hermann Göring karakteri üzerinden kurmayı tercih ediyor. Filmde Göring’i Russell Crowe, onu değerlendiren Amerikalı psikiyatrist Douglas Kelley’yi ise Rami Malek canlandırıyor.
Film, benzer örneklerinde olduğu gibi; hatta genel tarih yazımının klasik reflekslerine paralel biçimde, olayları büyük ölçüde “kazananların anlatısı” içinden ele alıyor. Yargılama süreci, her ne kadar zaman zaman daha mesafeli ve sorgulayıcı bir tavır takınmaya çalışsa da, sonuç itibarıyla galiplerin kendi adalet anlayışlarını sahneye koydukları bir gösteri olarak şekilleniyor. Buna rağmen, film boyunca kurulan bazı diyaloglar ve küçük anlar, izleyiciyi bu anlatının çatlak noktalarına bakmaya davet ediyor; sorgulamaya alan açıyor.
Bu bağlamı daha iyi anlayabilmek için II. Dünya Savaşı öncesi Almanya’ya kısaca dönmek gerekiyor. Almanya, I. Dünya Savaşı’nın ardından Versailles Antlaşması ile ağır, aşağılayıcı ve sürdürülemez koşulları kabul etmeye zorlandı. Toprak kayıpları, ordunun dağıtılması, askeri üretimin ve hava kuvvetlerinin yasaklanması gibi maddeler, yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir yıkım da yarattı. Bu süreç Alman toplumunda derin bir utanç, eziklik ve aşağılanmışlık duygusunu beslerken; özellikle Fransa ve İngiltere’ye yönelik güçlü bir öfke ve nefret birikmesine neden oldu.
Tam da bu ortamda, Alman kimliğini ve “onuru” yeniden tesis etme vaadiyle ortaya çıkan Nazi Partisi ve Adolf Hitler, geniş kitleleri peşinden sürükledi. Ancak burada sıklıkla göz ardı edilen önemli bir nokta var: O dönemde Avrupa genelinde yükselen politik eğilim sol ve sosyalizmdi. Bu yükselişten korkan kapitalist çevreler ve burjuvazi, Almanya’daki ve Avrupa’daki faşist hareketlere ciddi destek verdi. Bu ekonomik ve politik arka plan, ne bu filmde ne de benzeri yapımlarda yeterince görünür kılınır. Nazi rejiminin ABD’de sahip olduğu sempatizanlar, Amerikan sermayesiyle kurulan ilişkiler ya da Ford gibi büyük şirketlerin Nazilerle olan bağlantıları çoğu zaman anlatının dışında bırakılır.
Bu dönemi daha iyi kavramak isteyenler için Babylon Berlin dizisi, Weimar Almanyası’nın toplumsal ve siyasal atmosferini güçlü biçimde resmederken; Rainer Werner Fassbinder’in Berlin Alexanderplatz uyarlaması, Nazi iktidarının toplumsal zemininin nasıl oluştuğunu anlamak açısından hâlâ çok değerli bir referans olmayı sürdürüyor.
Nuremberg, savaşın son günlerinde Hermann Göring’in ailesiyle birlikte Amerikan askerlerine teslim olmasıyla açılıyor. Ardından, hayatta yakalanan 24 üst düzey Nazi yöneticisinin yargılandığı dava süreci anlatılıyor. Bu noktada temel bir gerçek gözden kaçırılmamalı: Bu dava, uluslararası hukukun henüz tanımlı olmadığı bir dönemde, galiplerin mağlubu yargıladığı bir süreç olarak başlıyor. Tarafsız bir mahkeme heyeti yok; yargıçlar, savaşı kazanan dört ülke tarafından atanmış isimler. Bu durum, davayı daha baştan hukuki ve ahlaki açıdan tartışmalı kılıyor.
Yargılamanın Nürnberg’de yapılmış olması da tesadüf değil. Şehir, Nazi ideolojisi açısından son derece sembolik bir anlam taşıyor: Eski Alman İmparatorluğu’nun kutsal mekânlarından biri olarak kabul ediliyor, imparatorların taç giydiği ve Nazi Parti kurultaylarının büyük törenlerle düzenlendiği bir merkez. Müttefiklerin bu şehri özellikle seçmiş olmaları, yargılamanın yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sembolik bir güç gösterisi olduğunu da ortaya koyuyor.
Film, anlatısını büyük ölçüde Göring’in etrafında kuruyor; ancak iki saat yirmi dakikalık sürede bu denli karmaşık ve çok katmanlı bir konuyu tüm boyutlarıyla ele almak doğal olarak mümkün değil. Hukuk, adalet, etik, propaganda ve tarih yazımı gibi birçok başlık yalnızca yüzeyden temas ediliyor. Buna rağmen bazı sahneler, filmin en güçlü anlarını oluşturuyor. Özellikle Göring’in, kendisine yöneltilen savaş suçları suçlamalarına karşılık Hiroşima, Nagasaki ve Dresden bombardımanlarını hatırlatması ve Amerikan savaş suçlarını sorması, anlatının kırılma noktalarından biri. Bu sorunun cevapsız kalması, davanın evrensel bir adalet arayışından ziyade, galiplerin kendi suçlarını görünmez kılan bir sahneleme olduğunu açıkça gösteriyor.
II. Dünya Savaşı’nın en büyük sivil katliamları arasında sayılan bu bombardımanların hiçbir askeri zorunluluğu olmaması, savaşın “masum tarafı” olamayacağını bir kez daha hatırlatıyor. Psikiyatrist Douglas Kelley’nin bu yüzleşme karşısında öfkeyle sarsılması, duymak istemediği bir gerçeğin zorla önüne konulmasının yarattığı ahlaki rahatsızlık olarak okunabilir.
Filmin en çarpıcı diyaloglarından biri ise Göring’in, “Neden Hitler’i desteklediniz?” sorusuna verdiği yanıtta ortaya çıkıyor: “Bize yeniden Alman olduğumuzu hissettirdi.” Bu cümle, hem filmin merkezindeki psikolojiyi hem de günümüz dünyası için geçerli bir uyarıyı içinde barındırıyor. Aşağılanmışlık duygusu üzerine inşa edilen milliyetçi söylemin, nasıl kolaylıkla kitleleri manipüle edebildiğini gösteriyor. Bugün farklı ülkelerde kullanılan “Make … Great Again” türü sloganların, Nazi propagandasından biçimsel olarak çok da uzak olmadığı fark ediliyor.
Filmin son bölümünde Kelley’nin, Nazilerin işlediği suçların herhangi bir topluma özgü olmadığını, bu potansiyelin her yerde bulunduğunu dile getirmesi ve bu nedenle dışlanması, toplumların kendi karanlık yüzleriyle yüzleşmeye ne kadar kapalı olduğunu gösteriyor. Aynı dönemde Amerika’da siyahlara yönelik ağır ırkçılık sürerken, Nazi yöneticilerini kürsüden yargılayan savcıların bu çelişkiyi görmezden gelmesi de filmin dolaylı olarak açtığı önemli bir tartışma alanı.
Son olarak hatırlatmak gerekir ki, yargılanan bu 24 kişi, Nazi rejiminin yalnızca küçük bir bölümünü temsil ediyordu. Yaklaşık 10.000 Nazi yetkilisi ve subayının Güney Amerika’ya, özellikle Arjantin’e kaçtığı; bunun Amerikan bilgisi ve onayı dışında gerçekleşmiş olmasının pek mümkün görünmediği bugün artık biliniyor. Aynı şekilde binlerce Nazi bilim insanının savaş sonrası Amerikan projelerinde –özellikle uzay programlarında– çalıştırıldığı da tarihsel bir gerçek.
Tüm eksiklerine rağmen Nuremberg, bu soruları yeniden düşünmeye, tarih anlatısının arkasındaki ideolojik yapıyı sorgulamaya alan açtığı ölçüde önem taşıyor. Filmi izlerken Hannah Arendt’in düşüncelerine dönmek, özellikle kötülüğün sıradanlığı kavramı üzerinden bu süreci yeniden okumak, anlatıyı çok daha derin bir bağlama oturtacaktır.
Yazar: Ruşen Ertan


