///

No Other Choice (2025)

No Other Choice (2025)

Park Chan-wook

Kara Komedi | 139′ 
Kore
Lee Byung-hun | Son Ye-jin | Woo Seung Kim


Ödüller ve Festivaller
19 Ödül , 89 Adaylık

 

Oldboy, The Handmaiden ve Decision to Leave gibi filmlerle tanınan Park Chan-wook’un No Other Choice’u, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yaptıktan sonra Busan Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterildi. Donald E. Westlake’in 1997 tarihli The Ax romanından uyarlanan film, daha önce Costa-Gavras tarafından The Axe (2005) adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Park Chan-wook ise No Other Choice’da bu hikâyeyi politik bir alegori ya da doğrudan bir kapitalizm teşhiri olarak değil, özellikle altını çizdiği gibi, bir aile hikayesi olarak ele almayı tercih ediyor.

Bu tercih, No Other Choice’u kapitalizmin insan hayatına sızma biçimini doğrudan teşhir eden bir manifesto olmaktan çıkarıp, kusursuz görünen bir aile yapısının içten içe nasıl dönüştüğünü anlatan karanlık bir masala dönüştürüyor. Film, izleyiciyi ilk anda bir sistem eleştirisiyle değil, neredeyse gerçek olamayacak kadar steril bir mutluluk tablosuyla karşılıyor: geniş bir müstakil ev, iki köpek, çello çalan küçük bir kız çocuğu, genç bir erkek çocuk, düzenli bir hayat ve her şeyin merkezinde duran baba figürü. Her şey fazlasıyla yerli yerinde; tam da bu yüzden kırılmaya hazır.

Westlake’in romanından yola çıkan Park Chan-wook, sistemin insanı nasıl “yeniden üretilemez” bir atığa dönüştürdüğünü anlatırken bu süreci aile üzerinden okumayı seçiyor. Kapitalizm burada seyirciye soyut bir düşman olarak değil; aileyi ayakta tutma sorumluluğunu tek başına omuzladığını düşünen bir babanın sırtına binen görünmez bir yük olarak hissettiriliyor. Park’ın röportajlarında da özellikle vurguladığı gibi film, “ailenin reisi olma” fikrinin modern ve patriyarkal toplumda erkekler için nasıl daraltıcı ve boğucu bir kutuya dönüştüğünü inceliyor.

Filmin kırılma noktası, Yoo Man-su’nun (Lee Byung-hun) bir kâğıt fabrikasındaki işinden çıkarılmasıyla geliyor. Daha ilk dakikalardan itibaren açık bir haksızlıkla karşı karşıya kalıyoruz: Man-su, astlarının işini korumaya çalışırken, tamamen kurumsal bir karar sonucu kendi işini kaybediyor. Bu an, yalnızca ekonomik bir kayıp değil; karakterin kimliğinin, toplumsal konumunun ve varoluş anlamının elinden alınması anlamına geliyor. Park Chan-wook bu kırılmayı dramatik bir patlama olarak değil, yavaş ama kaçınılmaz bir çözülmenin başlangıcı olarak kuruyor.

Film lineer bir anlatı izliyor; flashback’lere ya da gizemli yapısal oyunlara yaslanmıyor. Gerilim, izleyicinin Man-su’yla birlikte adım adım sürüklenmesinden doğuyor. Ancak Park, geçmişe dair küçük ipuçlarını, özellikle aile içindeki çatlakları, belirli anlarda yüzeye çıkarıyor. İlk sahnede gördüğümüz “mükemmel” aile tablosu, ilerleyen bölümlerde dans sahnesindeki üstü örtük ihanet hissiyle sarsılıyor; asıl patlama ise bu sahneden sonra, Man-su’nun karısının kendisini aldatmadığına inanabilmek için onu kıyafetlerini çıkarmaya zorladığı anla yaşanıyor. Bu sahne, yalnızca evlilikteki güven krizini değil, karakterin kontrol ihtiyacının ve kırılgan erkekliğinin ne kadar tehlikeli bir noktaya ulaştığını da açığa çıkarıyor.

Man-su’nun işini geri kazanmak adına seri cinayetler planlamaya ve işlemeye başlaması, filmin en rahatsız edici ama aynı zamanda en düşündürücü yönünü oluşturuyor. Park Chan-wook, izleyiciyi ahlaki bir yargıya zorlamaktan bilinçli olarak kaçınıyor. Cinayet burada sapkın bir dürtü değil; rekabetin mutlaklaştırıldığı bir dünyada “başka seçenek yok” düşüncesinin vardığı son nokta olarak resmediliyor. Park’ın da ifade ettiği gibi hikâye bir “katil kim?” bilmecesi değil; suçun kimin tarafından işlendiği baştan belli ve mesele, sıradan bir insanın bu noktaya nasıl sürüklendiği.

Bu sürecin belki de en çarpıcı boyutu, ailenin dönüşümü. Dışarıdan bakıldığında kusursuz gibi görünen bu yapı, yaşananlarla birlikte dağılmak yerine başka bir biçimde yeniden örgütleniyor. Anne (Son Ye-jin), gerçeği öğrendiğinde ahlaki bir çöküş yaşamak yerine ailenin devamı için susmayı seçiyor. Bu suskunluk bir teslimiyet değil; suç ortaklığının bilinçli bir kabulü. Benzer bir ahlaki kayma, oğul hırsızlıkla suçlandığında da ortaya çıkıyor: Man-su’nun polise doğrudan yalan söylemek yerine, şifreli ve dolaylı biçimde oğluna suçu arkadaşına atmasını ima etmesi, suçun aile içinde nasıl normalize edildiğini gösteriyor. Aile, ahlaki olarak yükselmiyor; ama sistemin içinde kalmayı başarıyor.

Abi karakteri, ekonomik çöküşle birlikte suça yönelerek bu dönüşümün başka bir yüzünü temsil ederken; otizm ve sinestezi izleri taşıyan küçük kız, yalnızca başkalarının cümlelerini tekrar ederek var olan bir figür olarak bu dünyanın anlamsız gürültüsünün en saf tanığı hâline geliyor.

Filmin görsel dili, bu temaları destekleyecek biçimde son derece kontrollü. Park Chan-wook ve görüntü yönetmeni Kim Woo-hyung, mekânları yalnızca arka plan olarak değil, dramatik unsurlar olarak kullanıyor. Man-su’nun evi neredeyse başlı başına bir karakter gibi ele alınıyor. Özellikle ceset gömme sahnesinde cam tavandan yapılan yukarıdan aşağı çekim, filmin başındaki “mutlu aile tablosu” ile çarpıcı bir karşıtlık kuruyor. Orman sahneleri ve dış çekimler ise karakterin iç dünyasındaki çözülmeyi daha da görünür kılıyor.

Finalde Man-su’nun yapay zekâlarla çevrili, tek “insan” çalışan olarak işine geri dönmesi, Park Chan-wook’un en soğukkanlı hamlelerinden biri. Bu sahne, kapitalizmin nihai zaferinden çok, insanın bu sistem içindeki yerinin ne kadar daraldığını gösteriyor. İnsan artık merkezin sahibi değil; algoritmaların arasında tolere edilen bir istisna.

Buna rağmen No Other Choice, Park Chan-wook filmografisinin en riskli işi sayılmaz. Özellikle ikinci yarıda tematik tekrarlar ve kontrollü anlatım, filmin bir noktadan sonra ivme kaybetmesine neden olabiliyor. Finalin akılda kalıcılığı da tartışmalı; bazı izleyiciler için güçlü bir kapanışken, bazıları için düşüş hissi yaratması tesadüf değil. Ancak bu sınırlılıklar, filmin kurduğu atmosferi ve psikolojik derinliği tamamen gölgelemiyor.

Sonuç olarak No Other Choice, kapitalizm eleştirisini bağırarak değil, aile içindeki dönüşümü izleyerek kuran bir film. Park Chan-wook, ahlaki bir çöküş hikayesi anlatmaktan çok, kusursuz görünen bir yapının en zayıf yerinden nasıl ayakta kalabildiğini gösteriyor. Algoritmaların hüküm sürdüğü bu dünyada insan belki artık bir özne değil; ama hala suç ortağı olabilecek kadar sistemin içinde.

Yazar: Zehra Eda Sert

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.