İstanbul Film Festivali’ne İlk Bakış

İstanbul Film Festivaline İlk Bakış

Steven Soderbergh

Komedi | Dram

Amerika Birleşik Devletleri | Birleşik Krallık

Michaela Coel | Ian McKellen | Jessica Gunning


Ödüller ve Festivaller
1 Adaylık

Grant Gee

Biyografi | Belgesel

Amerika Birleşik Devletleri

Owen Martell | Mark O’Halloran


Ödüller ve Festivaller
1 Ödül 1 Adaylık

Irish film, Everybody Digs Bill Evans, is set to captivate audiences in 2026 with a powerful, intimate portrait of one of jazz's most influential figures, American jazz pianist and composer Bill Evans.

Myrsini Aristidou

Dram

Amerika Birleşik Devletleri | Birleşik Krallık

Christos Passalis| Maria Petrova | Jenny Sallo

 


Ödüller ve Festivaller
1 Ödül  1 AdaylıkHold Onto Me (2026) - IMDb

Isabel Coixet

Dram

İtaylya

Alba Rohrwacher | Elio Germano

 


Ödüller ve Festivaller
4 Adaylık
Three Goodbyes (2025) - IMDb

Maryam Touzani

Romantik | Dram

İspanya

Carmen Maura | Marta Etura 


Ödüller ve Festivaller
1 Adaylık

Calle Málaga (2025) - IMDb

Ildikó Enyedi

Tarih | Dram

Fransa

Tony Leung Chiu-wai | Luna Wedler | Enzo Brumm


Ödüller ve Festivaller
11 Ödül. 6 Adaylık

Silent Friend (2025) - IMDb






İstanbul’un sinema takviminde her yıl ayrı bir heyecan yaratan İstanbul Film Festivali, bu yıl da dünya sinemasının farklı coğrafyalarından güçlü hikayeleri ve özgün anlatıları bir araya getirerek başladı. Seyirciyi hem tanıdık duygularla buluşturan hem de yeni anlatım biçimleriyle sınayan seçkide, usta yönetmenlerin merakla beklenen yapımlarından yükselen yeni seslere kadar uzanan geniş bir yelpaze öne çıkıyor. Festivalin ilk günlerinden itibaren salonları dolduran bu filmler, izleyiciyi farklı dünyalara davet ederken, sinemanın hâlâ ne kadar canlı ve dönüştürücü bir alan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

CHRISTOPHERS 

Soderbergh, The Christophers ile sinemayla olan o gelgitli ilişkisini bir kez daha ortaya koyarken, ne tam anlamıyla ana akıma ne de bütünüyle arthouse’a ait olan kalıba sığmaz dilini bu kez sanat üzerinden kuruyor. Bir zamanların ünlü sanatçısı Julian Sklar’ın gizemli portre serisi etrafında gelişen hikâye, para odaklı bir plan gibi başlayıp giderek geçmiş, gelecek ve değer üzerine kişisel bir yüzleşmeye dönüşüyor; keskin, yer yer alaycı diyaloglar bu süreci hem hafifletiyor hem de derinleştiriyor.

Sanatın değeri ile fiyatı arasındaki o bitmeyen gerilim, filmin merkezinde kalmaya devam ederken, modern dünyanın sanatı nasıl dönüştürdüğüne dair sorular da gündeme geliyor. Her ne kadar çağdaş sanat dünyasına bakışı yer yer geride kalsa da, Ian McKellen’ın güçlü performansı ve metnin zekâsı filmi kayda değer kılıyor; tıpkı Sklar gibi Soderbergh’in de kendi mirasıyla hesaplaştığı hissi, anlatının alt katmanında sürekli kendini hissettiriyor.

Yazar: Zeynep Bakanoğlu

EVERYBODY DIGS BILL EVANS

Everybody Digs Bill Evans, cazın altın çağında öne çıkan nadir beyaz müzisyenlerden Bill Evans’ın hayatından bir kesiti, kariyerinin zirvesinden çöküşüne uzanan kırılma anları üzerinden anlatıyor. Grant Gee’nin görsel hassasiyeti, siyah-beyaz estetik ve New York City ile Florida arasındaki kontrast üzerinden güçlü bir atmosfer kurarken, anlatı Miles Davis ile yapılan Kind of Blue kayıtlarından Village Vanguard günlerine ve Scott LaFaro’nun ölümünün yarattığı sarsıntıya kadar uzanıyor. Anders Danielsen Lie’ın performansı, Evans’ın içsel kırılganlığını ve üretimle kurduğu hassas ilişkiyi inandırıcı bir şekilde yansıtıyor.

Film, Evans’ın Elaine Schultz ile ilişkisi ve eroin bağımlılığı üzerinden, sanatçı üretimi ile yıkım arasındaki ince çizgiyi tartışmaya açarken, caz dünyasında yaygın olan madde kullanımını da dönemin toplumsal koşullarıyla birlikte ele alıyor. Her ne kadar bir müzik filmi olmasına rağmen müziği geri planda tutması bir eksiklik olarak hissedilse de, özellikle Waltz for Debby gibi eserlerin duygusal arka planı üzerinden aile, kayıp ve kırılganlık temalarını öne çıkarıyor; bu yönüyle film, caz meraklıları kadar karakter odaklı anlatılara ilgi duyan izleyiciler için de etkileyici bir portre sunuyor.

Yazar: Ruşen Ertan

HOLD ONTO ME

“Aftersun” ile çok benzer bir baba kız ilişkisi hikayesi olsa da daha varoluşsal bir yerde durduğunu düşünüyorum bu filmin. Diğer yandan Sinema dili ve görsel anlatı tercihleri çok benzer olması “aftersun” a öykünme hissini de uyandırıyor.

Bazı filmler bir ilişkiyi anlatmaz; iki insanın yalnızlıklarının birbirine değdiği anları anlatır.
“Hold on to Me” tam olarak böyle bir film.

Diyaloglardan çok bakışlar, sessizlikler ve fiziksel mesafe anlatıyı taşıyor. Bu yönüyle film, ilişkiyi dramatize etmek yerine iki kırılgan insanın birbirine tutunma çabasını anlatıyor.

Film bittiğinde ise, film boyunca gördüğümüz güneşin sıcaklığına rağmen geriye soğuk bir yalnızlık hissi kalıyor.

Tutunmak kurtuluş mu, yoksa sadece yalnızlığın ertelenmesi mi? sorusunu yerleştiriyor izleyenlerin zihnine.

Yazar: Duygu Ersin

THREE GOODBYES

Three Goodbyes, ilk bakışta bir ayrılık hikâyesi gibi görünse de, özünde varoluşa dair bir anlatı kuruyor. Isabel Coixet’in kamerası, büyük dramatik patlamalardan özellikle kaçınarak, iki insan arasındaki ilişkiyi Eros ile Thanatos arasında gidip gelen kırılgan bir denge üzerinden ele alıyor; yakınlaşma ve arzu kadar, içten içe büyüyen uzaklaşma ve çözülme hissi de anlatının merkezine yerleşiyor. Bakışlar, duraksamalar ve küçük jestler üzerinden ilerleyen film, bu yönüyle yalnızca bir ilişkinin değil, insanın hayatla kurduğu bağın da geçiciliğini hissettiriyor.

Film, aynı zamanda Rome’u turistik kartpostalların ötesinde, gündelik hayatın içinden, daha yerel ve dokunsal bir perspektifle ele alıyor; şehir, karakterlerin ruh hâline eşlik eden canlı bir varlığa dönüşüyor. Mekânların yanı sıra yemeklerin de anlatıdaki belirgin yeri, Ludwig Feuerbach’ın “İnsan ne yerse odur” fikrini çağrıştıracak şekilde, karakterlerin iç dünyasına dair ipuçları sunuyor. Finaldeki açıklayıcı monoloğun fazlalığına rağmen, film minimal ama güçlü anlatımıyla, mekânların da birer karaktere dönüştüğü o tanıdık sinema damarını hatırlatan, etkileyici bir seyirlik olarak öne çıkıyor.

Yazar: Duygu Ersin

CALLE MÁLAGA

Calle Málaga, annesini dogup buyudugu sehir Tangier’dan koparmak zorunda kalan bir kizin yasadigi catisma uzerinden aidiyet, yaslanma ve insanin hayata tutunma bicimleri uzerine incelikli bir anlati kuruyor. Gecmisin hatiralariyla yasayan, baglarini mekanlar ve kucuk rituller uzerinden surduren Maria ile daha pragmatik, hizli ve islevsel bir yerden bakan kizi Clara arasindaki mesafe, filmde buyuk dramatik patlamalara basvurulmadan, sakin ve gozlemci bir dille gorunur kiliniyor. Anlati giderek Maria’nin yaslilik, onur, bagimsizlik ve yasama arzusu etrafinda sekillenen varolusuna odaklanirken, mekan uzerinden aidiyet duygusuna zarif bir perspektif sunuyor.

Etkisini buyuk olcude Carmen Maura’nin son derece guclu performansindan alan film, duygusunu kucuk anlarin icinden kuran sicak ve insani bir karakter calismasi olarak one cikiyor. Buyuk iddialar pesinde kosmadan kurdugu bu sade ama derinlikli yapi, Calle Malaga’yi festival secgisi icinde ayri bir yere tasiyor; simdiye kadar izlenenler arasinda en guclu islerden biri olarak one cikmasi da bu nedenle sasirtici degil.

Yazar: Duygu Ersin

SILENT FRIEND

Stille Freundin, Ildikó Enyedi’nin insan ile doğa arasındaki sınırları bulanıklaştıran şiirsel ve sezgisel sinema dilini bu kez bir ağaç üzerinden sürdürdüğü bir anlatı kuruyor. Başrole yerleşen Ginkgo biloba, zamansal süreklilik, hafıza ve direnç kavramlarını taşıyan bir figür olarak, 1908, 1972 ve 2020 arasında sıçrayan yapı içinde adeta zamanın içinden aktığı bir varlığa dönüşüyor. Farklı dönemlere özgü görsel tercihler (siyah-beyaz statik kadrajlar, elde kamera hissi, dijital netlik) teoride güçlü bir yapı sunsa da, pratikte kurgu ritmi ve geçişlerdeki dengesizlikler anlatının akıcılığını zayıflatıyor; film, doğa ve süreklilik üzerine kurduğu fikri yeterince sadeleştiremiyor.

Posthümanist bir perspektifle insanı merkezden çekip tüm varlıkları eşitleyen bir ilişki ağı öneren film, aynı zamanda farklı dönemlerdeki kadın temsilleri üzerinden tarihsel bir hat kurmaya çalışsa da bu karakterler çoğunlukla yüzeyde kalıyor; hatta yer yer ağacın kendisi daha derinlikli bir “karakter” hissi yaratıyor. The Intelligence of Flowers ve The Woman in the Mirror ile akrabalık kuran bu düşünsel zemin, sinemanın gücüyle tam anlamıyla karşılık bulamadığında ise ironik bir boşluk yaratıyor: insan-doğa bağını kurmaya çalışan film, bunu en güçlü haliyle belki de sinema salonunun dışında, doğayla doğrudan temasın kendisinde hissettirebiliyor.

Yazar: Zeynep Bakanoğlu