////

Bir Joachim Trier Portresi

Bir Joachim Trier Portresi

Joachim Trier

Senarist & Yönetmen & Yapımcı

Reprise (2006)

Oslo, Augst 31st (2011)

Louder Than Bombs (2015)

Thelma (2017)

The Other Munch (2018)

The Worst Person in the World (2021)

Sentimental Value (2025)


Ödüller ve Festivaller
67 Ödül , 119 Adaylık

 

 

Amerika ve Danimarka arasında Grönland krizinin tırmandığı bir dönemde Danimarka-Norveç kökenli yönetmen Joachim Trier’in 2025 filmi Sentimental Value ile Amerika çıkarmasında olması nereden baksak ilginç bir zamanlama. Filmleri bu sene Criterion seçkisine girmişken, Judd Apatow’un absürt espirisiyle Golden Globe split screen’ine düşen kahkahası ve NYFF söyleşi sahnesinde yanında oturan Noah Baumbach’ten daha Amerikanvari duruşuyla kıtayı fethetmeye bu kadar yaklaşmışken hem de. Her ne kadar politik arenada gerilim tırmansa da sinema arenasında Trier’in yıldızı parlamaya devam edecek gibi. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü alan ilk uzun metrajı Reprise (2006) ile başlayan ve tam yirmi sene süren bu yolculuğun ne plansız ne de kısa olduğu söylenebilir. 

Bu sırada arka planda Immigrant Song çalıyor

We come from the land of the ice and snow
How soft your fields so green
Can whisper tales of gore
Of how we calmed the tides of war
We are your overlords

“Amerikanvari duruş” meselesini daha kişisel bir bakışa taşıyacağım. Özellikle arthouse film yönetmenlerini düşündüğümde alışık olduğumuz belli tipler olması dikkat çekici. Onları tanımlarken en başta entelektüel bir birikimi ve derinlikten doğan bir karizmayı sayabiliriz. Bunun yanında ya dünyayla kavgalı, egzantrik ve muzip bir kötü çocuğa ya da içedönük, düşünceli ve melankolik bir münveziye benzerler. Joachim Trier bu iki gruptan da çok farklı. Onu konuşurken izlediğinizde dikkatinizi çeken ilk şey rahatlığı ve dışa dönüklüğü olur. Durarak, düşünerek ya da kavga ederek konuşanlardan farklı olarak Trier sanki arkadaşının yanındaymış gibi yüzeyden gelen iyimser bir sesle konuşur. Transformers filmindeki tırlardan birinin ölümünde Tarkovskivari bir hüzün yaşadığını söyleyebilir ya da travmalardan bahsederken bile konunun ağırlığı bedeninde ya da sesinde hissedilmez, adeta sabah yediği mısır gevreğini anlatır rahatlıktadır. 

Trier ile aynı nesilden oluşumuzla kişisel bakışın devamını getirmem kaçınılmaz. Bir yönetmenle aynı nesilden olmanın izleyicide diğerlerine kıyasla farklı anlamlar ve çağrışımlar yarattığına inanırım. Dil, din ve kültür gibi, çocukluk ve gençliğin geçtiği dönem de bir eserde bulunan anlamla ilgili belirleyici unsurlardan biridir. Hatta düşünüyorum da belki de çoğundan daha güçlü bir etkisi olabilir. Bugünlerde çocukluğunu geçiren biriyle aynı dili konuşsak ve aynı kültüre ait olsak bile, gelecekte onun yapacağı filmi izlerkenki donanımımız aynı nesilde olduğumuz ama farklı bir ülkedeki bir yönetmenden muhtemelen çok daha az olacak. Dolayısıyla çocukluğu ve gençliği 90’larda geçen bir yönetmen olarak Joachim Trier’i izlerken de onunla bu ortaklığımız her zaman kendisini hissettirir.

Konuyu daha genel eksene taşıyarak Trier’in sinemadaki ana meseleleri dikeyde hafıza, mekân ve insan ilişkileri; yatayda ise zaman üzerinden yorumlanabilir. Trier, çocukluğu Oslo’da geçtiğinden olsa gerek, zamanı mevsimsel bir döngüsellikte değil doğrusal ve geri dönüşsüz bir biçimde ilerleyen bir ok gibi ele aldığını söylüyor. Zamanla birlikte oluşan hafıza, hafızanın merceğinde mekânın bulduğu öznel anlam ve ayrıca mekânın bir uzaklık olarak insan ilişkilerinde oluşturduğu etki dikkat çekici. Trier sinemanın bu noktadaki gücünü tam anlamıyla kavramış yönetmenlerden biri. Biraz daha açarsam, filmin kadrajına aldığı insanın geçmişini, hatıralarını ve aklından geçenleri orada göremeyiz, ancak montajlanan sahneler aracılığıyla onu görmeye ve anlamaya çalışabiliriz. Bu bazen bir mekânda geçen bir anı, bazen duygularını çok samimi biçimde anlatırken sadece anlatanın değil dinleyenin de büründüğü ruh hâli olabilir. Her sahne uç uca eklenerek hafızaya, mekâna ve nihayetinde de onlarla ve birbiriyle ilişkide olan insana dair bize daha önce hiç söylenmemiş ya da belki de daha etkileyicisi, hep bildiğimiz bir şeyi söyleyebilir. Belki de bundan ötürü Trier, hayatta her şeyin boş ve anlamsız geldiği anlarda eski klasik filmleri açtığını – genellikle bir Tarkovski filmi – ve orada izlediklerinin gerçek hayatta gördüklerinden daha anlamlı bir hakikati kendisine yeniden hatırlattığını söylüyor.

Zaman ve insan ilişkileri düzlemiyle devam edersem, bu noktada yönetmenle bağ kurduğum nesil ilişkisine tekrar dönebilirim. Nesiller arası ilişki, özellikle birinci ve ikinci seviye ilişkiler söz konusu olduğunda oldukça çarpıcı. Bu noktada Trier’in altı uzun metrajında da senaryo yazımında birlikte çalıştığı Eskil Vogt’un ve filmlerini montajlayan Olivier Bugge Coutté’nin adını anmak gerekiyor ki sebebi yalnızca birlikte geçirdikleri yirmi yıl değil. Her iki ismin de Trier sinemasında etkili olduğu önemli alanlar var. Eskil Vogt, Trier ile aynı nesilden ve İskandinav coğrafyasında yetişmiş bir sinemacı. Senaryolarda etkisi görülen ortak özellikleri arasında ateizm, Freud ve İkinci Dünya Savaşı’nın dolaylı etkileri sayılabilir. Trier bu üç önemli etkiyi birinci ağızdan dile getirirken Vogt ile başladıkları ve şu anda oldukları noktanın yan yanalığına da özellikle değiniyor.  

Onun kısa filmlerinden bu güne hep yanında olan Olivier Bugge Coutté ise özellikle hafıza üzerinde özel dokunuşlara sahip. Klasik dramatik süreklikten ziyade hafıza mantığıyla çalışan, ani zaman atlamalarını bir kesme değil hatırlama gibi hissettiren bu montaj anlayışı başta da bahsettiğim “bir sahnede baktığımız insanın geçmişini sezme” duygusunun temelini oluşturuyor. Örnek olarak Louder Than Bombs (2015) filmindeki duygusal erkek kardeş Conrad’ın sınıfta aşık olduğu kızın okumasını dinlerken aklının annesinin hayatını kaybettiği kaza anına dönüştüğü sahneyi verebiliriz. Voiceover ile anılara başlayan yolculuğa gerçek zamanda duyulan sesin eşlik ediyor oluşu hatırlamanın ve bilinçakışının hareketini özünden yakalıyor.

Yeri gelmişken Trier’in filmlerinde kullandığı teknikler kadar oyuncularını tanımak için uzun bir mesai harcadığını hatta filmin belli bölümlerini tıpkı kıyafeti model üzerinde prova eden bir terzi gibi aktör ve aktrislere göre şekillendirdiğini, senaryo ve sinematografi konusundaki fikirleriyle sete her zaman hazırlıklı gittiğini de belirtmek gerekiyor. Kimi yönetmenlerde bu planlılık durumu sinemalarını yapaylaştırırken ki Trier’in filmlerinde de zaman zaman buna rastlarız, Trier bu riskin de son derece farkında ve filmlerinde doğaçlamaya, onun deyimiyle caza alan açıyor. Bu caz anlarına örnek olarak Oslo, 31 August’da (2011) iki arkadaşın bankta oturduğu meşhur sahnede Anders’in (Anders Danielsen Lie) her şeyin iyi olacağını söylerek güldükten sonra aslında iyi olmayacağını eklediği ve gözlerinin dolduğu sahne sayılabilir.  Anders tekrar eden çekimlerden sonra yorulmuş bir haldeyken, tıpkı filmde canlandırdığı karakterin içinden çıkamadığı kaybolmuşluğa düşüyor ve o an kendiliğinden yani senaryoda yazılı olmamasına rağmen doğaçlama bir şekilde yaratılıyor. Gerçekten de filmi hatırladığımızda o sahnenin filmi bir üst seviyeye taşıdığını söylersem abartmış olmam. Özetle Trier, gerçek hayatta her şeyi kontrol altında tutmaya çalıştığımız tüm o kontrol deliliğinin ortasında başımıza gelen, kendiliğinden ama unutulmaz şeylerin filmlerdeki yansımasının değerinin farkında ve  onları yakalamanın gururunu da saklamıyor. 

Trier’in çekirdek ekibinin yıllar içindeki gelişimi son filminde bizi yolun başındakilere kıyasla daha olgun bir filmle baş başa bırakıyor.   Sentimental Value, Trier’in kendi ailesindeki önceki nesillerle kurduğu ilişkiyi de ait olduğu yönetmen jenerasyonunun bir önceki jenerasyonla ilişkisini de konu ediyor. Bu anlamda film kişisel ve profesyonel anlamda nesiller arası bağlar, daha çok da çatışmalar, görülmemiş hesaplar, yüzleşmeler ve belki kabullenişler, belki affedişler etrafında şekilleniyor. Eskil Vogt ile senaryo yazarken bir eve kapanıp geçirdikleri zaman diliminde geçmişe ve geçmişin bugüne ait izlerine dair yaptıkları uzun konuşmaların, bizim arkadaşlarımızla yaptığımız içten muhabbetlere benzediğini, yaşadığımız epifani anları, “bu da bundanmış” ya da “evet, bu da böyleydi” diye hatırladıklarımızın onların elinde filme dönüştüğünü tahmin ediyorum. 

Filmleri sevip sevmediğimize karar verdiğimiz bir ilk an vardır. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu fikir değişse bile, izleyici için filmin özünü oluşturan o an, genellikle izledikten bir süre sonra filmi düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk sahne olur. Bu yönüyle filmler insanlara da benzer. Sentimental Value filmini düşündüğümde, filmi seveceğime dair ilk hissin oluştuğu an filmin açılış bölümüydü. Evin yalnızlığından bahsedilen, mevsimlerin değiştiği, canlı bir insan gibi davranan, sonra kavgalarla ağırlaşan ve terk edilmeyle hafifleyen o evin dış seste duyulduğu, çocukluk anısı kumaşından biçilmiş bu anlatı Trier’in çocukluk evinin satıldığı dönemin izlerini taşıyor. Filmdeki baba karakteri Borg’un senaryoda “bir ev istiyorum” diye yazmasıyla benzer şekilde Trier de çocukluğunda sabit bir evinin olmadığından, sabit saydığı büyükannesi ve büyükbabasıyla geçirdiği evin de onlar filmin senaryosunu yazarken satıldığından söz ediyor. Çocukluk evimize nasıl veda ederiz diye sorarken Trier’in vedasının bu filmle gerçekleştiğini görebiliyorum.

Burada hissedilen duygu yoğunluğu kimi zaman film için riskli bir alan olur. Tıpkı fazla planlı, teknik ve biçim odaklı oluşun filmi yapaylaştırmasından bahsettiğim gibi duyguların aşırılığı da filmi nefessiz bırakabilir. Müzikte sessizliği de bir nota sayan anlayış gibi, Sentimental Value’da duygu yükseldiğinde verilen ironik esler filme nefes alma araları oluşturmuş. Duyguların derinleşmesi Trier için de hassas bir alan ve orada özel bir çekimserliği olduğundan bahsediyor. Ne tesadüf ki sözleri 90lar itibariyle tanımlanmaya başlanmış new sincerity kavramıyla da birebir örtüşen cinsten : 

“I grew up in the ’90s. I come from irony, but with this one, I needed to talk about intimate, more tender things. That matters to me now, and I don’t want to be ashamed of it.”

Trier filmlerinin riskli alanlarına başlamışken kadın karakterlerinden de mutlaka bahsetmem gerekiyor ki son filmine kadar filmlerinde gördüğüm en büyük zayıflık onlardı. Özellikle ilk filmlerinde kadın karakterler ya iki boyutlu, derinliksiz ve önemsiz veya histerik ve bencildirler. İki boyutlu ve önemsiz karakterler üzerine konuşacak pek bir şeyi yok, diğer yandan histerik ve bencil karakterlerdeki bakış açısının uzun bir süre eleştiri aldığını biliyorum. Özellikle Thelma’da (2017) babası cadılık kaynaklı kötülüklere son verebilmek için kızı Thelma’yı öldürmeye razı gelmezken onu ikna eden soğuk ve mesefali kişinin annesi olması dikkat çekiciydi. The Worst Person In The World (2021) filminde Julie ise hayattaki yerinin peşinden koşarken – çoğu zaman kelimenin tam anlamıyla – ondan sevgi ve bağlılık bekleyen erkeklerin beklentilerini boşa çıkaran bir kadındı. Bu bakış açısında kadınlar özgürlükleri karşılığında sevgi dolu ve şefkatli doğalarını takas etmiş gibi karakterleştirilirler. Belki de bunun en belirgin örneğini Louder Than Bombs (2015) filmindeki annede görürüz. Isabelle Huppert’in son derece başarıyla canlandırdığı anne Isabelle, hayatının merkezine mesleğini koymuş dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olarak hem fiziksel hem de duygusal boyutta ailesine oldukça uzak bir kadındır. Hayatı boyunca çocuklarının ihtiyaç duyduğu yakınlığı veremediğinden oluşan boşluğu karakter olarak da buna çok yatkın olan baba Gene (Gabrielle Byrne) kapatır. Yine bir tür “özgürlüğü peşinde soğuk bir kadın” – “şefkatli bir erkek” eşlemesi ile karşılaşmamız acaba bir tesadüf mü? Trier’in sinemacı neslinin halkalarından biri olan ama adı Trier’in internet üzerindeki ailevi soyağacında pek geçmeyen annesiyle ilişkisinin bunda etkisi olduğuna dair çok güçlü şüphelerim olsa da ondan buna dair açık bir itirafa rastgelmedim. 

Trier’in kadın karakterlerinin son filmi Sentimental Value’daki olgunlaşması ise önemli bir dönüm noktası gibi görünüyor. Nora karakterinin filmde dışlanmış ya da yukarıda bahsettiğim bakış açısıyla sakatlanmış diyebileceğim hiçbir yönü yok. Nora ve kız kardeşinin ilişkisi de yine filmin en zengin boyutlarından birini oluşturuyor. Diğer yandan filmdeki annelerin anılarda belli belirsiz, varla yok arası bir biçimde yansıtılışından sebep Trier’in annesiyle barışmasının bir başka bir filme kaldığını düşünüyorum.

Sonuç olarak Trier’in sineması hâlâ bazı yüzleşmeleri erteliyor özellikle anneler söz konusu olduğunda. Onun yirmi senelik uzun metraj yolculuğunun en son durağı olan Sentimental Value’da kapanmayan hesapları, konuşulamayanları ve yarım kalanları izlerken insan şöyle düşünüyor: belki de her film her kapıyı açmak zorunda değildir, bazen bir filmle sadece bir odadan diğerine geçeriz.

Yazar: Zeynep Bakanoğlu

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.