All We Imagine as Light (2024)
Bir Zamanlar Mumbai’de…
Sinemanın doğuşu, modern kentin doğasıyla iç içe ilerlemiştir. Lumière Kardeşler’in kameraları ilk kez çalıştığında, gözlerini endüstriyle şekillenmiş bir dünyaya çevirmişti: tren istasyonları, fabrikalar, kalabalık sokaklar. Bu görüntüler yalnızca gündelik hayatın belgeleri değil, aynı zamanda kentin yarattığı yeni bakış rejiminin —yani modern bireyin zihinsel manzarasının— bir ifadesiydi. Kamera, kentin hareketini, rastlantılarını, hızını yakalamaya muktedirdi. Ve ilk filmler de bu nedenle, özünde kent filmleriydi.
Zamanla bu gözlemci tavır yerini daha anlatılı bir dile bıraktı. Kamera artık sadece olup biteni değil, olup bitmeyeni de; geçmişle geleceğin bulanıklaştığı anları, düşleri, hatıraları da kaydetmeye başladı. Böylece kent filmleri bir masal tonuna büründü. “Once upon a time…” ifadesi, sinemanın kentle kurduğu ilişkinin hem nostaljik hem de kırılgan yönünü simgeler hale geldi. Kent artık bir arka plan değil, bir ruh haliydi artık.
Antonioni sinemasında kent, insan ilişkilerinin sessiz tanığıdır — L’Avventura’da terk edilmişliğin, L’Eclisse’de yabancılaşmanın mekânıdır. Fellini içinse kent, içsel bir tiyatroya dönüşür. La Dolce Vita’nın gecelerinde ya da Roma’nın hayaletli sokaklarında gezinen karakterler, birer flanör/z, birer düşsel tanıktır. Onlar kenti dolaşırken, aslında kendi iç dünyalarında gezinirler.
Ancak All We Imagine As Light’ta bu figürle tam bir özdeşlik kurmak doğru olmayabilir. Filmdeki kadın karakterler sadece gözlemci değil; aynı zamanda kentin baskısıyla dönüşen, ona rağmen var olmaya çalışan, sessiz ama direngen bedenlerdir. Onlar flanöz değil, hayatta kalanın zarif hafızasıdır.
2024 Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve Büyük Jüri Ödülü’ne layık görülen All We Imagine As Light, Payal Kapadia’nın ilk uzun metraj kurmaca filmi. Kapadia, daha önce belgesel-kurmaca sınırlarında dolaşan kısa ve orta metrajlı işlerle adını duyurmuştu. Bu filmle birlikte yalnızca Hindistan sinemasında değil, dünya sinemasında da sessiz ama yankılı bir iz bıraktı. Hindistan’dan Cannes ana yarışmasında gösterilen ilk kadın yönetmen olması da, filmin temsil gücünü pekiştiriyor.
Filmin açılışı bir establishing shot ile başlar — Mumbai’nin genel görünüşü, bir tür panorama. Ardından gelen overvoice, hem şehre girişimizi anlatır hem de şehirle yaşayanların deneyimini seslendirir. Filmde Mumbai yalnızca bir şehir değil, bir ruh hali, bir duygu iklimidir. Kurgu o kadar saydam, anlatım o kadar doğaldır ki, neredeyse bir belgesel izlenimi verir. Bu anlatım tarzı, direkt olarak Agnès Varda’nın The Gleaners and I filmine gönderme taşır (The Gleaners & I (2000)). Varda da şehirleri birer bellek alanı olarak algılayan, hem şiirsel hem eleştirel bir flanöz figürüdür. Kapadia’nın anlatıcı kadınları, Varda’nın “Toplayıcıları” gibi parça parça, şehrin boşluklarından hayatı toplarlar.
Perde açılır açılmaz duyulan ilk sesin inşaat sesi olması tesadüf değil; kentin dönüşümünün, metropol baskısının, gürültünün simgesi. Bu Alman sosyolog Georg Simmel’in “Modern Kültürde Birey ve Metropol” (ya da “Metropol ve Zihinsel Yaşam” – Die Großstädte und das Geistesleben) adlı makalesinde bahsettiği “aşırı uyarım” kavramını doğrudan çağrıştırır. Aynı anda hem ilerlemeyi hem de bireyin silinmesini işaret eder.
Film, Mumbai’de birlikte yaşayan iki hemşirenin hayatını takip eder. Kadınlar kentin karmaşasında kaybolmazlar; aksine, o kaosu sessizlikle örterler. Kentin gürültüsünden korunmanın yolu, onun içinden geçen bir tür içe dönüş, bir tür ortaklık ve dayanışmadır. Sessizlikle bastırılmış hayalleriyle kalabalıklar içinde kaybolan iki kadın, yuva olarak küçücük alan kaplayan evlerinde adeta bir mikrokosmos kurar. Kentin dışında, bir iç dünya inşa ederler yani. Neredeyse yeni gerçekçi bir bakış açısıyla inşa ettikleri iç hayal güçleri, bir “ışık” alanı yaratır adeta. “Sana göre bu kent, senin perspektifinin oluşturduğu bir varoluş biçimi olarak kent.” (Simmel)
Buradan doğal olarak filmin adına bağlanırız, başlık filmin en metafizik ama en gündelik yönünü ele verir: All we imagine as light; yani, tüm ışık olarak hayal ettiğimiz şey. Bu “ışık”, ne fiziksel bir aydınlanma ne de romantik bir umut. Daha çok, kentin içinde fark edilmeden var olan kadınların hayal ettiği bir alan;özgür, sakin, konuşulabilir bir alan. Yalnızca geceleyin ya da düşler aracılığıyla var olabilecek bir özgürlük, bir ışık tahayyülü var. Mumbai’nin “spirit”i belki de burada yatar: Her şeyin olup bittiği değil, içten içe yaşandığı bir şehirde, ışık hayal etmek, varoluşun en incelikli biçimidir. Tıpkı yine Simmel’in bireyin kente karşı geliştirdiği içsel tepkilerinde bahsettiği gibi. Çünkü “Modern birey, kendini dış dünyadan korumak için akılcılaşır, ama yine de rüyalarla kendini yeniden kurar.”
All We Imagine As Light, sinemanın kentle kurduğu o ilk bakışın bugünkü izdüşümüdür. Lumière Kardeşler’in trenleri yerini gece vardiyasına giden kadınlara, Berlin Senfonisi’nin ritmi yerini Mumbai’nin inşaat seslerine bırakmıştır. Ama hâlâ aynı şey anlatılmaktadır:
Kent bir sahne değil, bir zihin halidir.
Ve bazı filmler, bu zihni sessizlikle aydınlatır.
Nil Birinci


