//

In die Sonne Schauen (2025)

Bedenin ve Mekanların Sessiz Hafızası

Mascha Schilinski
Dram 
Almanya 
Lens Urzendowsky | Hanna Hekt | Susanne Wuest

Ödüller ve Festivaller
1 Ödül, 10 Adaylık

“İzleyenlerin filmi anlamadan önce hissetmesini istedim” 

Üç senelik bir hazırlık döneminden sonra ortaya çıkan filmle ilgili derdini yönetmen Mascha Schilinski bu tek cümlede özetliyor. Evet bu film bir hikaye anlatmak ve hikayesinin anlaşılmasını istediği kadar, hatırlama biçimlerini duyular üzerinden yeniden kuran bir sinema denemesi. Sararmış çimenlere dokunan parmaklarda melankolinin kuruluğu, bir göbek deliğinde birikmiş ter damlasında şehvetin tadı, eriyen mumun sıcaklığında şefkat yoksunluğu, bir kulaklıkta çalan şarkının sesinde kıskançlığı… Sonda söylenecek başta söylenirse, film her şeyden öte izleyicisinde uyandırdığı fiziksel duyularla zirveye oturuyor.

Almanya kırsalındaki bir çiftlik evi, onun yanında uzanan bir çayır, çayırın az ilerisinden geçen bir nehir sabit kalmak üzere, sırasıyla her nesilden bir kadın bedeninin çevresinde kısa bölümlerin uç uca montajlanmasıyla ilerleyen film, doğrusal olmayan akışıyla anıların doğasını da çok güçlü bir şekilde yakalıyor. Filmin Cannes Film Festivali’ndeki panelinde oyunculara sorulan sorulardan birinin yanıtında verildiği gibi, gerçek hayatta da travmanın nereden geldiği pek belli olmaz. Belki de bu sebeple farklı dönemlere ait oyuncuların sahneleri de zamanın ve konunun doğrusallığında değil bilinçakışında ilerleyen bir kurguya sahip. Görüntü ve ses montajının yönetiminde ortalama değil, iddialı bir hedefe koşulmuş ve çok başarılı bir iş ortaya çıkmış. Zaman atlamalarına eşlik elen, ağaç dallarının hışırtısına benzeyen ses, filmin nihai isminin de kaynağı oluyor. Zamandan zamana düşen insanların sesi, filmde birçok yerde duyuluyor. Bu ifadeye bakıldığında bile insanların bir zamanda sınırlı kalmayışı, duygularıyla ve anılarıyla sonraki nesillerde devam edişi filmin üzerinde yükseldiği temel düşüncelerden biri. Her ne kadar filmin ana derdi duygularla olsa da bedende tutulan hafıza ve anıların nesilden nesile transfer yalnızca şiirsel bir önerme değil, bilimin de bugün doğruladığı bir gerçek. Epigenetik, özellikle kıtlık gibi ağır bedensel travmaların genler üzerinde değişikliğe sebep olduğu ve üç nesil sonra bile bunun etkilerinin genler üzerinde gözlenebildiğini kanıtladı. Kıtlıktan çıkan insanların sonraki nesillerinde de bedenler daha küçük, doğurganlık ise daha düşük oluyor. Ayrıca bu nesillerin dayanıklıkları da nesillerinde kıtlık bulunmayanlarınkine göre belirgin bir şekilde daha yüksek. 

Sadece bilim alanında değil özellikle fenomenoloji adıyla bilinen düşünce sisteminde de Merleau-Ponty, bedenimizin sadece fiziksel bir anlam taşımadığı, içinde yaşadığımız beden (le corps propre) olarak dünyayı algılama biçimimiz için de önemli bir aracı alandır. Tüm o soyutlayan ve metafizik algılama teorilerinin ötesinde bedeni ve duyuları merkeze koyan bu anlayış filmde de yoğun bir şekilde hissediliyor. Ayrıca bu görüşe göre beden dünyadan kopuk değildir; fiziksel, sosyal ve tarihsel bağlamıyla birlikte var olur ve çevresiyle bağ kurar. Bu bakış açısıyla bugün içinde bulunduğumuz çevreyi algılama biçimimizin yine o çevreyle birlikte şekillendiğini de söyleyebiliriz.

Fenomenolojiyi bedene odaklayan Merleau-Ponty’nin düşüncesini filme uyarladığımızda Almanya’nın kırsalındaki o çiftlik sadece bir ev olmanın ötesine geçiyor, o evde doğan, hayatını geçiren kadınlar gibi bir bedene ve hafızaya sahip oluyor, kadınların bedeninde izler bırakıyor. Filmin ortaya çıkış hikayesi de o çiftlikle başlıyor. Çiftliği ziyaret eden Schilinski, seneler boyunca ne kadar az değiştiğini gördüğünde o mekan üzerinden bir hikaye anlatma fikri oluşuyor. Doğal olarak bu hikayeler Almanyanın yakın tarihi düşünüldüğünde akla ilk olarak travmaları ve travmasız bir insan bulmanın güçlüğünden ötürü de travmalar aşılabilir mi sorusunu getiriyor. Schilinskinin filminde, savaşın etkisinin kısmen bir rolü olsa da o, tüm hikayeyi savaş sonrası travmalar üzerine kurmayarak çok doğru bir tercih yapmış. Gerçek hayatta bizde etkisi olan anıların her zaman böyle büyük travmalar olmadığının, çoğunlukla çok gündelik, hatta yaşarken önemini çok da fark etmediğimiz şeyler olduğunu özellikle vurguluyor. Filmi sadece bir savaş sonrası kadın hikayesine dönüştürmeyerek hedefi yükseltmesi kolaycı olmadığı kadar da iddialı bir seçim. 

Filmin başındaki ilk nesilden başlayarak bir fotoğraf karesine bakan çocuk Alma’da, belki de henüz tanımlayamadığı bir duyguyu hissediyoruz. Kendisinden önce ölen kızkardeşi Alma’nın adını taşıyor ama onun ölümüyle yasa girmiş annesinin ona sevgisine olan kıskançlığını ise tanımlayamıyor. Bunu ancak onu taklit ettiği koltuk pozunda hissedebiliyoruz. Bu hissi tarif eden bir söz yok. Yalnızca gözlerini kapayan ve ellerini tıpkı ölmüş ablası gibi tutan Alma’nın duruşu, izleyicisinin perdeki kıskançlığı hissetmesini sağlıyor. Filmin çekim planları bu anlamda anıların tek kişinin gözünden yansıyan doğasına uyumlu. Anıların yoğunlaştığı fiziksel bölgelere yapılan yakın çekimler, anılarına ziyaretçi olduğumuz kişinin bakış açısını yansıtan planlarla kimi zaman o sırada kimin anısında olduğumuzu bilmese de seyirciyi o anı yaşayan kişiyle özdeşleşmesine olanak tanıyor. Özellikle belli sahnelerde yoğunlaşan duygular bazen bir kokuyu, bir sesi, bir sıcaklığı da beraberinde getiriyor. Erikanın amcasına duyduğu yasak tutku, onun göbek deliğindeki terin tadında duyuluyor. Söze dökülmeyen tadılan bir tutku fikri muhteşemdi. Benzer duyu-duygu eşlemeleri filmin birçok sahnesinde karşımıza çıkacak. Benzer şekilde Alma’nın tanımlayamadığı ama bedeninin duruşuyla dışavurduğu kıskançlık ilerleyen nesillerde başka başka karelerde kendisini gösterecek ve izleyici onu ilk gördüğü anki tazeliğiyle hatırlayacak. Filmin duyu ve duygularla oluşturduğu leitmotiv, karakterlerin bilinçsizce (bilinçdışında) tekrar ettikleri döngülere dönüşse de izleyici filmin zamanla kalkan perdesiyle hepsini tek tek hatırlıyacak. İzleyicisine gerçek yaşamdaki hatırlama deneyimini hatırlama deneyiminin doğasına uygun bir şekilde yaşatması açısından, filmdeki karmaşık duran kurgunun da etkisi olduğunu söylemeden geçmemek gerekiyor. Zamanın kırıldığı anlarda bile film izleyiciyi kaybetmek yerine onun duyusal hafızasına tutunmayı başarıyor. 

Hatırlamanın yalnızca zihinde değil bedende de gerçekleştiğini hatırlatan filmin her bir karesine dönüp tekrar baktığımızda o duyguların aynı tazeliğiyle tekrar uyanıyor olması, kulağa gelen yaprak hışırtıları, suyun altındaki boğuk ses, kuru çayırlar, eriyen bir mumun sıcaklığı… Sadece bunlarla bile insanın yok olup gitmeyecek şeylerin varlığına inanası gelmiyor mu? 

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.