/

Galtung’un Şiddet Üçgeni ve Sinema: Görünenin Altındaki Yarık

Galtung’un Şiddet Üçgeni ve Sinema: Görünenin Altındaki Yarık

Johan Galtung’un geliştirdiği “şiddet üçgeni” kavramı, toplumsal çatışmanın yalnızca gözle görülür patlama anlarıyla sınırlı olmadığını, aksine şiddetin çok daha derin, tarihsel olarak yerleşik ve yapısal katmanlardan beslendiğini ortaya koyar. Üçgenin tabanında yer alan yapısal şiddet, siyasal-ekonomik düzenin belirli topluluklara sistematik dezavantajlar yaratmasıdır: kaynak dağılımındaki eşitsizlikler, kurumsal erişim engelleri, barınma ve işgücü piyasasındaki ayrımlar, devlet mekanizmalarının belirli grupları dışlayıcı biçimde işlemesi… Bu şiddet, fiziksel değildir ama bireylerin yaşam imkanlarını doğrudan belirler. Bunun üzerinde yer alan kültürel şiddet, toplumsal inançlar, ideolojiler, stereotipler ve temsiller aracılığıyla bu yapının meşruiyet kazanmasını sağlar. Dolayısıyla doğrudan, yani görünen şiddet; saldırı, çatışma, cinayet, linç, çoğu zaman buzdağının ucu, görünmeyen şiddet düzeninin kaçınılmaz sonucudur.

Sinema, hem görünür hem görünmez şiddeti kavrama konusunda ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Zira kamera yalnızca olayları değil, mekanların ideolojik işlevini, bedenlerin üzerinde çalışan kurumsal baskıları, sınıfsal gerilimin dramatik ritmini de açığa çıkarabilir. Aşağıdaki dört film; Parasite, System Crasher, Do the Right Thing ve La Haine, Galtung’un şiddet tipolojisinin farklı yüzlerini, özellikle de devletin ve toplumun örgütlediği görünmez şiddet biçimlerini, kendi özgül estetik stratejileriyle görünür kılar. Bu filmler, şiddetin bireysel patolojiden çok, siyasal bir mimari olduğunu gösterir.

 

La Haine (1995): Devletin Görünmez Şiddeti ve Banliyö Gençlerinin Zamana Sıkışmış Bedenleri

La Haine, Galtung’un şiddet teorisinin modern sinemadaki en keskin karşılıklarından biridir. Film yalnızca doğrudan şiddeti değil, devletin varoluşsal şiddetini; yani yapısal ve kültürel şiddetin iç içe geçtiği bir baskı formunu açığa çıkarır. Banliyöler, Fransa’nın neoliberal ve post-kolonyal politikalarının mekansal ürünüdür: işsizlik, yetersiz kamu hizmetleri, etnik ayrım, mekansal izolasyon, güvenlik politikalarının yoğunlaşması… Devlet, burada yalnızca bir yönetim aparatı olarak değil, bir şiddet üretim mekanizması olarak konumlanır.

Film boyunca polis, devletin doğrudan şiddetinin görünür yüzüdür; fakat asıl baskı, polisin varlığına ihtiyaç duyulan yapısal düzenin kendisindedir. Gençlerin geleceksizliği, çalışma hayatına erişememeleri, eğitimdeki sınırlılıkları, şehir merkezinin onlara kapalı oluşu devletin görünmez şiddetinin somut sonuçlarıdır. Polis tacizi ise bu düzeni sürdürmenin rutin bir parçasıdır; tekil bir “şiddet olayı” değil, devletin banliyö bedenleri üzerinde kurduğu kalıcı ve normalleşmiş bir tahakküm formudur.

Kültürel şiddet ise medyada, kamusal söylemde, cumhuriyetçi değerler sisteminde işler. Banliyö gençleri, ki çoğu göçmen kökenlidir, “Fransız yurttaşı” kategorisine tam olarak dahil edilmez; marjinalleştirilmiş kimlikler devlet söyleminde tehdit ya da sorun olarak temsil edilir. Filmde tekrar edilen “düşen adam” hikayesi, yalnızca bireysel bir metafor değil; devletin banliyö politikalarının ürettiği toplumsal çöküşün normalleştirilmiş anlatısıdır.

Finaldeki doğrudan şiddet sahneleri,bir ölümcül karşılaşma olarak  devletin görünmez şiddetinin yıllar içinde biriktirdiği gerilimin yalnızca bir dışavurumudur. Bu şiddet tesadüfi değil, yapısal olarak programlanmıştır.

Parasite (2019): Sınıf Mimarisinin Sessiz Şiddeti

Parasite, sınıfsal düzenin görünmez şiddetini mekan üzerinden kavramsallaştıran neredeyse didaktik bir film gibidir. Bong Joon-ho’nun dikey yerleşim modeli, yani bodrum katındaki Kim ailesi ile tepenin üzerindeki modernist Park evi, Galtung’un yapısal şiddetini mimari bir alegoriye dönüştürür. Kim ailesinin yaşadığı nemli, kokulu, kanalizasyona yakın daire yalnızca bir barınma mekanı değil; kapitalist düzen tarafından üretilmiş bir hapsedilme formudur. Park ailesinin evi ise görünüşte “nötr” bir modernlik ideali gibi sunulsa da, özgürlük ve ferahlık vaadi yalnızca ekonomik ayrıcalıkların bir fonksiyonudur.

Bu mekansal ayrım, kültürel şiddetle iç içedir. Park ailesinin kibarlığı “şiddetsiz” görünür; oysa Kim ailesini tanımlarken kullandıkları dil, yoksulluğu bir öz gibi kodlayan sınıfsal bir bakışın ürünüdür. “Koku” meselesi, kültürel şiddetin en yoğun metaforu haline gelir: Yoksulluk, burjuva duyarlılığının rahatsız olduğu bir bedensel izdir. Kim ailesinin bu kültürel hiyerarşiyi içselleştirmesi ise yapısal şiddetin birey üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu gösterir: kendini küçültme, görünmez olma isteği, kader inancı.

Filmin finalindeki doğrudan şiddet örneği olan kanlı parti sahnesi, bireysel bir cinnetten çok, mekanın ve düzenin ontolojik zorlamasının sonucudur. Parasite, şiddetin bireyler arasında değil, bizzat sınıfsal mekansallık tarafından üretildiğini açıkça gösterir.

 

 

System Crasher (2019): Kurumsal Beden Politikaları ve Çocuğun Taşıdığı Şiddet

System Crasher, şiddeti bir çocuğun bedeninde görünür kılar; fakat film boyunca asıl tartışılan, bireysel öfkenin ötesinde, sosyal hizmet sistemlerinin ürettiği kurumsal baskıdır. Benni’nin davranışları doğrudan şiddetin (bağırma, saldırma, kendine zarar verme) örnekleri gibi görünse de film, bu dışavurumların kökeninde kapsamlı bir yapısal şiddetin bulunduğunu sürekli hatırlatır: koruyucu aile sisteminin yetersizliği, kurumların katı prosedürleri, bakım hizmetlerinin personel eksikliği ve kamu bütçesinin daralması… Bu düzen, çocuğun “uyumsuz” olarak etiketlenmesine yol açar. Galtung’un kültürel şiddet tanımı burada tam anlamıyla işler: Toplumun çocuğa yapıştırdığı etiketler, sistemin kusurlarını görünmez kılar ve suçu çocuğun kişiliğine atar.

Devletin görünmez şiddeti System Crasher’da bürokratik bir mantık olarak çalışır. Çocuğu koruması gereken sistem, onu bir dosya numarasına indirger; sevgi ya da destek değil, rapor, değerlendirme ve protokol üretir. Benni’nin isyanı bireysel değil, maruz kaldığı kurumsallaşmış şiddetin bir yankısıdır. Dolayısıyla filmde şiddetin faili olarak görülen çocuk aslında kurbanın ta kendisidir; sistem onu hem yeniden travmatize eder hem de onun öfkesini “kişisel sorun” olarak tanımlar. Görünmez şiddet böylece bireysel bir patolojiye dönüştürülmüş olur.

Do the Right Thing (1989): Irksallaştırılmış Mekan ve Tarihsel Belleğin Patlaması

Do the Right Thing, Galtung’un kültürel şiddet kavramını en açık biçimde sahneleyen filmlerden biridir. Spike Lee, bir mahalledeki gündelik yaşamı izleyerek ırksal ayrımcılığın yalnızca kurumlarla değil, gündelik jestlerle, dil kullanımıyla ve temsil rejimleriyle nasıl sürdürüldüğünü gösterir. Sıcak hava, film boyunca yalnızca atmosfer değil, bir tarihsel baskının metaforudur: Birikmiş gerilim, eşitsizliğin gündelik görünmezliğinden beslenir.

Mahalle sakinlerinin ekonomik sıkışmışlığı, polisle karşılaşma deneyimleri ve temsil edilme biçimleri yapısal şiddetin temel belirleyicileridir. Polis gücü ise burada yalnızca fiziksel şiddetin uygulayıcısı değil; devletin tarihsel ırk politikalarının bir uzantısıdır. Galtung’un görünmez şiddeti devletin kurumsal varlığıyla bütünleşir: polis araçlarının mahalledeki sürekli devriyesi, mahalleyi disipline etmeye yönelik bakışlar, siyah erkek bedenini potansiyel tehdit olarak gören devlet söylemi…

Filmin finalindeki doğrudan şiddet , Radio Raheem’in öldürülmesi ve ardından gelen isyan , görünür olandır; fakat Spike Lee bunu tarihsel, kültürel ve yapısal şiddetin patlama anı olarak kurgular. Şiddet, polisin bir anlık hatası değil, devletin uzun vadeli ırksallaştırma politikalarının mantıksal sonucudur.

Sonuç: Görünmez Şiddetin Sinemasal Haritası

Bu dört film, Galtung’un şiddet üçgenindeki katmanların sinemasal temsilini yalnızca örneklemekle kalmaz; aynı zamanda devletin, kurumların ve toplumun görünmez şiddetini nasıl doğal ve kaçınılmaz bir gerçeklik gibi kurguladığını da önümüze serer. Şiddet, bireysel öfkeden çok, iktidarın örgütlenme biçimidir; mekanları, bedenleri, kimlikleri ve geleceği belirleyen bir siyasal mimari.

Parasite sınıfsal mekansallığın;
System Crasher kurumsal çocuk politikalarının;
Do the Right Thing tarihsel ırk ilişkilerinin;
La Haine ise devletin banliyö politikasının şiddeti nasıl ürettiğini berrak biçimde ortaya koyar.

Bu filmler, görünmeyen şiddetin tam da görünmez olduğu için ne kadar etkili olduğunu gösterir. Devletin rutinleşmiş uygulamaları, mekansal ayrımlar, kültürel temsiller ve ekonomik düzenlemeler şiddetin asli kaynağıdır. Doğrudan şiddet yalnızca bu yapının çatırdadığı andır; asıl mesele, çatının neden çökmesidir.

Yazar: Nil Birinci