Adolescence (2025)
Plan-sekans gören masum Netflixli
Eğer Philip Barantini’nin 2021 yapımı Boiling Point filmini izlediyseniz (başrolde Stephen Graham), Adolescence’in sunacağı yeniliklerin sınırlı olduğunu söylemek mümkün. (genç başrol Owen Cooper’in muhteşem oyunculuğu hariç tabii ki). Barantini, filmi tek plan sekansı ve neredeyse tek mekânda kurgulayarak anlatısını zenginleştirirken, bunu sahte kesmeler veya düzenleme noktaları olmadan gerçekleştirmişti. Birdman (2014) gibi yapay bir tek plan yerine, Victoria (2015) ve Russian Ark (2002) gibi teknik zorlukların üstesinden başarıyla gelmişti. Dolayısıyla gerilim, sıkışmışlık hissi ve kameranın hareketleriyle bu atmosferin pekiştirilmesi, yönetmen için yeni bir yaklaşım değildi. (Yazının tamamı: https://kinoavantgarde.com/boiling-point-2021/)
Ancak, Netflix seyircisi için aynı durum geçerli değil. Dizinin “Netflixleştirilmiş” steril sahneleri, izleyiciyi anlatıdan uzaklaştırabilecek bir unsur olarak öne çıkıyor. Tek plan tekniğini sürdürme çabası ise süreç içinde etkisini yitiriyor ve anlatının bütünlüğünü zayıflatıyor.
Adolescence, gençlik ve eğitim sistemine dair ciddi meseleleri ele alıyor, ancak bunlara dair herhangi bir çözüm önerisi sunmuyor. Hikâye, izleyiciye yalnızca var olan sorunları göstererek, çözümün bireylerin elinde olmadığını ima ediyor. Bu tür bir yaklaşım, izleyiciyi duygusal olarak etkileyebilir ancak aynı zamanda bir çaresizlik hissi de uyandırabilir. Benzer bir etkiyi, yakın zamanda yayımlanan Baby Reindeer dizisinde de görmek mümkündü. İngiliz dizilerinin bu tür bir duygusal etki yaratmasının temel nedenlerinden biri, gerçekçi senaryoları ve karakterleri güçlü oyunculuklarla birleştirmeleri. Kahraman figürlerinden ziyade, gündelik hayatın içinde gerçekçi karakterlerin anlatıya dâhil edilmesi, izleyicinin hikâyeye daha fazla bağlanmasını sağlıyor.
Dizinin merkezinde, İngiltere’nin üniversite öncesi eğitim sistemindeki sorunlar yer alıyor. Genel olarak dünya çapında başarılı kabul edilen bu sistemin dahi önemli eksiklikleri olduğu gösteriliyor. Bu durum, kapitalizmin kaynakları nasıl ve nereye harcadığına dair eleştirel bir bakış açısı sunuyor. Eğitim sistemine dair eleştiriler yalnızca müfredatla sınırlı kalmıyor; okulların fiziksel koşullarına da değiniliyor. Dedektif Frank’in okulun kokusunu “lahana, kusmuk ve mastürbasyon” olarak tanımlaması, altyapı eksikliklerini ve personel yetersizliğini gözler önüne seriyor.
Dizide, eğitimin geleneksel yapısının modern dünyayla nasıl uyumsuz hale geldiği de vurgulanıyor. Sosyal medyanın yükselişi ve bunun gençler üzerindeki etkisi, çarpıcı bir sahnede ortaya konuyor: 13 yaşındaki bir çocuk, “TikTok’ta birine hakaret ediyorsun ve para kazanıyorsun,” diyerek okul eğitiminin işlevselliğini sorgulatıyor. Geleneksel eğitim sistemi, gençlerin gelecekte başarılı olmasını garanti edemezken, dijital platformlar gençler için daha somut bir kazanç kapısı haline geliyor.
Dizinin önemli temalarından biri de popülerlik ve aidiyet kavramları. Bir sorgulama sahnesinde, yumruklanan çocuk popüler olmanın hayati önem taşıdığını vurgularken, dedektife “kızlar arasında popüler olduğunu” söylüyor. Bu, özellikle erkek çocuklarında güçlü ve etkili olma arzusunun ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Ayrıca, arkadaşlık dinamikleri de dikkat çekici bir şekilde ele alınıyor. Arkadaşı ölen siyahi kızın “başka arkadaşım yok” demesi ve terapist önerisine sert bir şekilde karşı çıkması, gençler arasındaki katı sosyal yapıların altını çiziyor. Bu, bireylerin yeni bağlantılar kurmakta zorlandığını veya geçmişte yaşadıkları olumsuz deneyimler nedeniyle belirli yardım mekanizmalarına karşı direnç geliştirdiklerini gösteriyor.
Jamie karakteri üzerinden, gençlerin düşünsel derinliği ve farkındalık seviyeleri de işleniyor. Terapistle yaptığı konuşmada, klasik psikolojik yöntemleri kavrayış biçimi, onun algılarının ne kadar açık olduğunu ortaya koyuyor. Genç yaşına rağmen, olayları analitik bir şekilde değerlendirebilmesi dikkat çekici bir unsur olarak öne çıkıyor.
Dizinin ele aldığı bir diğer konu ise toplumsal cinsiyet algıları ve feminizmin gençler üzerindeki etkisi. Özellikle ergenlik çağındaki kızların erkek karşıtlığı üzerinden şekillenen bir algıya sahip olması, erkekler üzerinde ters bir etki yaratabilir mi sorusu gündeme geliyor. Ergenlik çağındaki erkeklerin gelişim açısından kızlardan birkaç yıl geride olması, yanlış anlaşılmaların ve iletişim kopukluklarının nefret duygularını tetikleyip
tetiklemeyeceği sorusunu akla getiriyor.
Duygusal açıdan en çarpıcı sahnelerden biri, Jamie’nin terapistine “Beni seviyor musun?” diye sorması oluyor. Bu soru, karakterin hala bir çocuk olduğunu ve temel bir sevgi ihtiyacına sahip olduğunu hatırlatıyor. Çocukların sevilme ve kabul görme ihtiyacının ne kadar büyük olduğu ve bunun yeterince karşılanıp karşılanmadığı sorusu, dizinin ardından izleyicinin zihninde yankılanıyor.
Final bölümü ise ebeveynlerin kendi rollerini sorgulamalarıyla şekilleniyor. “Jamie’nin başına gelenlerde bizim bir hatamız var mıydı?” sorusu, ebeveynlik ve çocuk yetiştirme konusunda daha derin bir tartışmayı tetikliyor. Dizi, karakterlerin sorularına kesin cevaplar vermekten kaçınarak izleyiciyi de bu belirsizliğin içine çekiyor. Sonuç olarak, Adolescence birçok önemli meseleyi gündeme getiren, ancak bunlara dair kesin çözümler sunmayan bir yapım olarak öne çıkıyor. Bazı soruların net bir cevabı olmayabilir, ancak dizinin asıl başarısı, bu soruları izleyiciye yönelterek onları düşünmeye teşvik etmesinde yatıyor.
Durum boyle olunca diziye çeşitli platformlarda yağdırılan övgülerin ne kadar geçerliliğini koruduğu belirsiz. Belki de burada asıl önemli olan, “tek plan / plan sekans” kavramını yalnızca sinefillerin veya bilinçli izleyicilerin lügatından çıkarıp daha geniş bir kitleye tanıtmış olmasının değerinden bahsedebiliriz burada.
Yazar: Ruşen Ertan
Editor: Nil Birinci