Hollywood Faust: Art House'dan Hollywood'a Geçişin Bedeli
Sinema tarihinde, bağımsız ya da ulusal sinemanın özgün damarıyla parlayan bazı yönetmenlerin, Hollywood’un cazibesine kapıldıklarında yaşadıkları dönüşüm, tekrar tekrar anlatılan birer masal gibidir; yakın zamanda Amerika’ya uğurladığımız Lanthimos ve Aster, ondan önce Iñárritu, Verhoeven, daha öncesinde Hitchcock ve en eski örneklerinden Murnau ve Lang gibi. Motivasyonları ticari kaygılar ve daha büyük bir izleyici kitlesine ulaşma hedefi olarak değişse de, genellikle bu geçiş, yönetmenler adına sanatsal ağırlığını koruyamayan, daha az katmanlı ve “kolay sindirilebilen” filmlerle sonuçlanır. Özgün, deneysel, zorlayıcı ve cesur alt metinleri güçlü bağımsız filmlerden, ana akıma hitap eden anlatılar içeren büyük bütçeli, gişe hedefleyen yapımlara geçiş kaçınılmazdır.
Bahsettiğimiz bu “parlak yetenekler”in Hollywood’un kancasına takılmasıyla birlikte artık şeytanla bir anlaşma yapılmış gibidir: maddi kazançlarının üzerindeki olumlu etki elbette ki gözardı edilemez; sınırsız imkanlar, büyük bütçeler, dünya çapında dağıtım ağları… Ancak Faust’un anlaşma şartları hiç hafif olmayacaktır; bu onların yetenek, özgürlük ve özgün kimliklerine mal olur. Bu iki paradigmanın kesişimi de yedinci sanat adına arthouse-Hollywood arasında bir limbo oluşturur. Kimileri bu anlaşmayı kendi lehine çevirmeyi başarır; kimileri ise limbo estetiğinde, yani arthouse’un radikal derinliğini ve Hollywood’un parlak yüzeyselliğini aynı anda tatmin edemeyen gri bir ara bölgede sıkışıp kalır.
Bu yazı, 1920’lerden günümüze dek arthouse’dan Hollywood’a geçiş yapan yönetmenlerin tarihsel çizgisini, “ruhunu satanlar” ile “şeytanla dans ederek hayatta kalanlar” arasındaki ayrımı merkeze alarak incelemektedir.
İlk Dalga: Weimar’dan Hollywood’a (1920’ler – 40’lar)
Hikayenin kökenleri, 1920’lerin sonunda Weimar Almanyası’ndan Hollywood’a uzanan yönetmen göçüne kadar gider. Alman dışavurumcu sinemasının en etkili figürlerinden biri olan F.W. Murnau, Nosferatu (1922) ve Faust (1926) gibi filmlerle sinema dilini yeniden kurmuştu. 1924 tarihli Der letzte Mann (The Last Laugh), sinemasal anlatı dilinde devrimci bir adım olarak görülür. Murnau ve görüntü yönetmeni Karl Freund’in birlikte geliştirdiği “entfesselte Kamera” (özgürleşmiş kamera) tekniği, karakterin bakış açısını izleyiciyle birleştirerek modern sinema anlatısında subjektif kameranın önünü açmıştır. Artık uluslararası üne kavuşan yönetmenin 1927’de Hollywood’a geçtiğinde çektiği Sunrise: A Song of Two Humans, sinema tarihinin en şiirsel filmlerinden biri oldu. Ancak gişe başarısızlığı Murnau’nun stüdyo kontrolü altında çalışma biçimini zorunlu kıldı; Four Devils (1928) gibi filmler daha kontrollü üretim koşullarında çekildi ve bazıları günümüzde kayıptır. Sonuçta Murnau’nun stüdyo sisteminde nefes alması pek mümkün olmamış, yönetmenin sinema kariyeri son bulmuştur.
Ernst Lubitsch de Berlin’de sofistike komedilerle ün kazanmıştı; (Die Austernprinzessin, [The Oyster Princess, 1919]) Hollywood’da “Lubitsch dokunuşu”yla hafif ve zarif anlatılar üretse de, stüdyo sisteminin anlatı ve sansür mekanizmalarını hızla kavramış; buna karşı doğrudan direnmek yerine, imayı, zarafeti ve eksiltmeyi temel alan özgün bir anlatı dili geliştirdi (Ninotchka, 1939). Sonuçta yönetmenin Avrupa’daki altmetinsel derinliği giderek seyrelmişti. Bu yönetmenlerin ortak kaderi, kişisel sinema dillerini koruma çabasına rağmen, stüdyoların baskısıyla kısmen ya da tamamen evcilleştirilmiş olmalarıydı.
Bu iki yönetmene tezat bir örneği 20. yüzyıl sinemasının şekillenmesinde en etkili yönetmenlerden biri olan Fritz Lang teşkil eder. Yönetmenin Weimar Almanyası’nda başlayan kariyeri, 1930’larda Avrupa’dan kaçışı ve ardından Hollywood’daki üretimiyle iki kıtaya yayılan bir sinemasal etki oluşturmuştur. Lang, Metropolis (1927) ve M (1931) ile modern sinemanın kurucu isimlerindendi. Nazi rejiminin yükselişiyle Lang, Almanya’dan ayrılarak önce Paris’e, ardından Hollywood’a geçti. Hollywood dönemi (Fury [1936], You Only Live Once [1937] gibi filmler) boyunca, Lang’ın ifade gücü noir estetiğiyle yeniden işlenmiş, karanlık atmosferler ve kadercilik temaları Amerikan sinemasına aktarılmıştır. The Woman in the Window (1944), Scarlet Street (1945) gibi noir eserleri, Expressionist köklerini Amerikan kara filmi (film noir) geleneğine entegre etmiştir. Lang’ın Hollywood üretimindeki kariyerinin ilerleyen döneminde de, While the City Sleeps (1956) ve Beyond a Reasonable Doubt (1956) gibi filmler, disiplinli gerilim anlatısı ve psikolojik çözümlemeleriyle dikkat çekti. Hollywood’daki uzun kariyeri boyunca Lang, hem ticari başarı hem de sanatsal nüfuz arasında kalmış, ancak sinema tarihindeki etkisi çağdaş yönetmenlerle yapılan retrospektif okumalarla yeniden keşfedilmiştir. (Lang içeriği kaynak: Encyclopedia Britannica)
Not: Bu yazı, arthouse sinemadan Hollywood’a geçiş yapan yönetmenlerin tarihsel serüvenini inceleyen bir dosya serisinin ilk bölümüdür. Yazının devamında, benzer yolu izleyen yönetmenler ve bu geçişin etkileri ele alınacaktır.
Serinin Devamı:
Part 2: İkinci Dalga: Savaş Sonrası & Yeni Hollywood’a Doğru (1950–70’ler)
Part 3: Üçüncü Dalga: 80’ler – 90’lar & Endüstriyel Kanatlar
Part 4: Dördüncü Dalga: 2000’ler – Bugün
Yazar: Nil Birinci
Metindeki Film Referansları
F.W. Murnau
Nosferatu (1922) – F.W. Murnau
Faust (1926) – F.W. Murnau
Der letzte Mann / The Last Laugh (1924) – F.W. Murnau
Sunrise: A Song of Two Humans (1927) – F.W. Murnau
Four Devils (1928) – F.W. Murnau
Ernst Lubitsch
Die Austernprinzessin / The Oyster Princess (1919) – Ernst Lubitsch
Ninotchka (1939) – Ernst Lubitsch
Fritz Lang
Metropolis (1927) – Fritz Lang
M (1931) – Fritz Lang
Fury (1936) – Fritz Lang
You Only Live Once (1937) – Fritz Lang
The Woman in the Window (1944) – Fritz Lang
Scarlet Street (1945) – Fritz Lang
While the City Sleeps (1956) – Fritz Lang
Beyond a Reasonable Doubt (1956) – Fritz Lang
